14 Haziran 2017 Çarşamba

BAŞÇARŞI (BAŠČARŠIJA)’YI GÖRDÜNÜZ MÜ?


Saraybosna turuna nereden mi başlayalım? Tabiki Başçarşı’dan. Rehberlerin de benim de önerim öncelikle Milyatska Irmağı boyunca yürümek. Irmağın her iki tarafında da Osmanlı döneminden kalan eserler var.

Irmak boyunca yürürken tarihin seyrini değiştiren bir yerle karışılacaksınız. Nehir üzerindeki bir köprü üzerinde Sırp milliyetçisi bir genç, Avusturya Veliahdına suikast düzenlemiş ve bu suikast Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olmuş. Bu köprü günümüzde Latin Köprüsü adıyla anılıyor.
Latin Köprüsü


Milyatska Irmağı boyunca yürüdükten sonra ileride sağ tarafta, İnat Evi diye bir yer var. Boşnaklar İnat Kuca diyorlar.
İnat Kuca
Tam bunun karşısında 1860’larda bir belediye binası yapılmak isteniyor. Ancak sahibi razı olmuyor. Ne kadar uğraşılsa da razı edilemiyor. Sonunda tam karşıya, evinin aynısından yapılması koşuluyla razı oluyor. Kısaca bundan dolayı bu ismi taşıyormuş.
Viyeçnitsa Kütüphanesi

Tam köşede yer alan bu bina zamanla kütüphane yapılmış ve Viyeçnitsa Kütüphanesi adı verilmiş. Ancak Sırpların insan katliamı, bu kütüphanede kitap katliamına dönüşmüş. Sırp Çetnikler tarafından yapılan saldırılar ile çıkan yangında Bosna’nın hafızasının silindiği söyleniyor. Çünkü yaklaşık 2 milyon eser yakılmış.

Kütüphanenin köşesinden Osmanlı Döneminde kurulan Başçarşı’ya doğru giriş yapabilirsiniz. Çarşı aynen Türkiye’de bulunan çarşılar gibi. Sokaklardan yürürken yabancılık çekilmiyor. Türkiye’den geldiğiniz tahmin edilirse bilindiği kadarıyla Türkçe hitap ediliyor.
Başçarşı Cami

Başçarşı civarında çok sayıda cami var. Bu camilerden birisi 1528 yılında yapılmış Başçarşı Cami. Bir diğer adı ise Hacı Durak Cami. İlk yapılışında ahşap kubbelere sahip olan cami, 1697 yılında bir yangın geçiriyor. Kubbe taş kubbe olarak 1900’lerin ortasında yeniden yapılıyor.
Sebil

Başçarşı caminin hemen yakınında bir Sebil var. 1753 yılında Mehmet Paşa (Kukavica) tarafından yaptırılmış. Tarihin içinden gelerek bizleri karşılıyor. Çarşıdaki esnafların sattıkları ürünlerin birçoğunun Türkiye’den gitmiş. Bunu öğrencince seviniyorum. “Karşılıklı iletişim ve etkileşimle gelecekteki engellere birlikte meydan okumak kadar güzeli olamaz…”

Başçarşı içinde dolaşırken çok fazla Türkçe tabela ile karşılaşıyorsunuz. Bizim gibi soğuk bir dönemde, hele de lapa lapa kar yağışı altında geziniyorsanız, sıcacık çay içecek çok fazla yer var.

Konu yeme içme kısmına geldiyse ve Başçarşı civarında öneri ne denilirse, damak tadımıza uygun seçeneğiniz çok fazla. Bizim tercihimiz Feratoviç oldu. Meşhur Balkan köftesinin tadına bakmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Başçarşı içinde dolaşmaya devam edelim. Örneğin Ferhadiye Caddesinde börekçisinden bakırcısına kadar birçok alış veriş yerleri var. Lütfen bu çarşıyı dolaşırken hemen sırtını dayadığı yamaçlardan Sırpların yaptıklarını unutmayın. Kendinizi alışverişe kaptırırken yaşanan acılara ortak olmak biz Türklere, Müslümanlara yakışanıdır.

Osmanlı Kültüründe olmazsa olmazlardan bir diğeri Hanlardır. Morica Han’a mutlaka uğrayınız. Handa şuan kafe ve hediyelik eşya satan işletmeler yer alıyor.
Gazi Hüsrev Bezistan

Başçarşı’da İstanbul Kapalıçarşı’nın minyatürü bir çarşı da mevcut. Gazi Hüsrev Bey Bezistanı adını taşıyor. Farklı ürünler sunan, hediyelik satış yapan dükkanlar var. Burasını tavsiye ederim.

Gazi Hüsrev Bey ismi Başçarşı’da hafızanıza adeta kazınacak ve Saray Bosna’dan ayrıldığınızda hiç aklınızdan çıkmayacak. Çünkü Gazi Hüsrev Bey Cami, Medresesi, Bezistanı, Çeşmesi, Şadırvanı, Türbeleri ile tarihe meydan okumaya devam ediyor. Ve en güzel tarafı da hala faal olması.
Gazi Hüsrev Cami

Gazi Hüsrev Bey Cami Saray Bosna’nın en önemli camilerinden birisi. Bosna Sancak Beyliği yapan Gazi Hüsrev bey tarafından 1531 yılında yaptırılmış. Yapanın da İran kökenli bir Osmanlı Mimarı olduğu tahmin ediliyor. Evliya Çelebinin notlarında bu caminin gece gündüz dolu olduğu, vakıflar tarafından kışın soğuk havalarda cemaat rahat abdest alsın diye büyük kazanlarda sular kaynatıldığı yer alıyormuş. Hatta öğrendiğimiz kadarıyla o dönemler hamamından çıkan sıcak suyun, caminin altından su kanallarından geçtiği, bunun da caminin ısınmasına yardım ettiği şeklinde.
Gazi Hüsrev Cami Şadırvanı

Mutlaka Gazi Hüsrev Bey camisini geziniz. Biz camiyi görmek istediğimizde, görevli ile biraz sohbet ettik. Cüzdanından çıkardığı bazı resimleri bize göstermeye başladı. Babasının, dedesinin İstanbul’a nasıl gittiğini anlatmaya çalışıyordu. Daha sonra çocuklarının resimlerini gösterdi. İsimlerinden bahsetti. Ve biz Türkleri güzel yâd etti.

Biz camiyi ziyaret ederken Medrese öğrencilerinin mezuniyet çalışması yaptıklarına şahit olduk. Boşnakça ilahiler ve dualarla hazırlanan merasim sırasında Yüce Allah’ın isminin zikredilmesi, Peygamber efendimizden şefaat beklenilmesini duyunca ecdadımla tekrar tekrar gururlar yaşadım.
Cami avlusunda türbe

Caminin dış duvarında iki tane çeşme var. Günümüzde anlatılanlara göre sağ taraftaki çeşmeden su içenin Bosna’dan evlendiği, sol taraftakinden içenin ise Saray Bosna’da kaldığı söyleniyor. Rivayet bu…

Hemen yanı başındaki medreseye giriniz ve Sırpların bombalarının isabet ettiği ve sergilenen parçaları inceleyiniz, video odasındaki kısa filmi izleyiniz…
Saraybosna saat kulesi

Cami girişinin hemen yanında dimdik ayakta duran ancak ne zaman yapıldığı belli olmayan ve Boşnakça Sahat Kula” denilen saat kulesi var. Bu kuleden ilk bahseden kişi ise yine Evliya Çelebi. Ayrıca Gazi Hüsrev Bey Vakfının faaliyetlerine devam ettiğinin de altını çizmek gerekiyor.

Bu bölgeden bahsedilecek o kadar çok şey var ki… Bir diğeri Gazi Hüsrev Bey Bedesteni’nin arkasında kalan Taşlıhan. Burası bir zamanlar içinde camisinin, çeşmesinin, dükkanlarının bulunduğu bir hanmış. Tarihin getirdiği felaketler neticesinde nihayet 1879 yılında yıkılmış. Şimdilerde sadece bir duvarı duruyor ve kalıntılardan ibaret.
Top izi

Başçarşı’nın bitişine geldiğinizde sizi büyük bir katedral karşılıyor. Saraybosna Katedrali ya da İsa’nın Yüce Kalbi de denilen bu yapının hemen yanında Srebzenica Müzesi var. Bu müzeyi gezerseniz, Srebzenica’ya gidemezseniz de kendinizi onların yerine koyarak acılarına ortak olabilirsiniz. Tabi bir de Katedralin önünde Saraybosna’nın gülleri denilen havan toplarının izleri var. Bu izleri yakından tanık olarak patlama sonucu ölen insanları ve çocukları aklınıza getiriniz.

Bir sokak yan tarafta ise halk pazarı var ve bu pazar da maalesef bombalanmış. Bu bölgede iki caddenin birleştiği yerde sonsuz ateş adı verilen bir anıt yer alıyor. II.Dünya Savaşı döneminde Saraybosna’nın kurtuluşu için ölen insanların anısına dikilmiş.
Sonsuz ateş

Ve bloğun son paragrafı olarak sözü TİKA’ya getirmek istiyorum. Aynen Üsküp’de olduğu gibi, Kalkandelen’de olduğu gibi, Ohrid’de örneklerini gördüğümüz gibi, Murad Hüdavendigar’ın Türbesine gösterilen hürmet gibi, Kırgızistan’da yapıldığı gibi bize ait ne varsa Anadolu dışında, TİKA imza atmaya devam ediyor. Ecdad eserlerini ayağa kaldırıyor. Başçarşı’da yakılmış, yıkılmış, harap edilmiş birçok yerin onarılmasının TİKA tarafından yapıldığını anmadan geçmek olmaz.

Evet, Devletimize TİKA gibi bir kurumu oluşturdukları için ve bizden kalanları ayağa kaldırıp faal hala getirdikleri için tekrar tekrar teşekkürlerimi sunarım. TİKA yetkilileri, desteğimiz ve dualarımız daha da fazlasının yapılması yönünde.

2 Mayıs 2017 Salı

BOSNA-HERSEK’DE GEZİLİP GÖRÜLECEK YERLER

Balkanlar denilince akla ilk gelenler Üsküp, Mostar, Saraybosna’dır. Balkanlar elbette sadece bu kadar yerden ibaret değil. Ecdadımızın ayak bastığı diğer güzel diyarlardan da bahsedilmeli. Gezip-gördüğüm bizden hatıralar taşıyan topraklardan bu blog aracılığıyla bahsetmek isteyince, şimdilik Makedonya ve Bosna demekle yetineceğim.
Bu ve bundan sonraki birkaç blogumun konusu son ziyaretimi oluşturan Bosna’dan olacak. Geçtiğimiz yıl ziyaret ettiğim Makedonya’ya da daha sonra yer vermek istiyorum. Belki de araya Üsküp hatıralarını da alabilirim.


Bosna-Hersek…
Aklımıza, günümüzün hatıralarına ve yüreğimize 1992-1995 arasında yaşanan soykırımlarla nakşolmuş Bosna…
Adım adım gezilen her karışık toprağında acının hissedildiği, Müslümanların birlikte olamamasının keşkeleri ile günümüze mesajlar taşıyan Bosna…
Başkent Sarejevo yani Saraybosna’da, Mostar’da ve diğer yerlerde yıllardır ev sahibini bekleyen, hatıralarını canlı tutan Bosna…
Evet… Bütün duygularımı, hislerimi, konu edeceğim gezilecek yerlerin hepsini bu blogda değerlendirmeyeceğim. Bu blogda genel olarak gezilip görülmesi gereken yerlere kısaca değineceğim.
Önce Bosna-Hersek’e nasıl ulaşılır ile başlayalım. Havayolu ile ulaşmak isterseniz Türkiye’den Türk Hava Yolları ve Pegasus sizleri bekliyor. Ancak bağlantılı uçuşlarla ile diğer havayolu şirketlerini de deneyebilirsiniz. Otobüs veya araba ile ulaşımı sağlamanız da mümkün.
TİKA Tarafından Gönderilmiş Bir Otobüs
Şehir içinde toplu taşıma aracı olarak kullanacağınız tramvay ya da otobüslerde bizden izler var. Konya’dan gönderilmiş tramvaylar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TİKA tarafından gönderilmiş otobüsler hala hizmet vermeye devam ediyor.
Bosna’ya gidenlerin bir kısmı Balkan turları adı altında, bir kısmı sadece Bosna turu ile bir kısmı da kongre veya benzeri bilimsel etkinlikler kapsamında ziyaretlerde bulunuyor. Kişisel olarak tercih edip gelenlerin yanında hatırı sayılır miktarda Türk öğrenci de bu topraklarda uzun süreli eğitim için kalıyorlar.
Bosna’nın ziyaretçileri sadece elbette Türkler değil. Malezya, Endonezya ve diğer Müslüman ülkelerdensen gelenlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Ancak bu topraklara ilk ilgi duyup yalnız bırakmayanlar asıl sahipleri olan biz Türkler…
Peki, Bosna-Hersek’i tanımaya hangi şehirden başlayalım? Ben önce Saray Bosna’dan başladım. O zaman Saray Bosna’da gezilecek yerler nereler?
Öncelikle şehri genel anlamda tanımanızı ve Türkçe bilen bir rehber eşliğinde gezmenizi öneririm. Şehri önce tanımalısınız ki 1992 yılında başlayan Sırp ve daha sonra Hırvatların da katılımıyla meydana gelen soykırımı anlamalısınız…
Başçarşı
Saray Bosna’da nerelere mi gitmeliyiz?
1. İnat Evi
2. Latin Köprüsü
3. Başçarşı
4. Başçarşı Sebili
5. Saat Kulesi
6. Gazi Hüsrev Bey Cami
7. Başçarşı Camii
8. Gazi Hüsrev Bey Medresesi
9. Ferhadija Camii
10. Moriça Han
11. Bezistan
12. Ferhadiye Caddesi
13. Umut Tüneli
14. Hünkar Cami
15. Saraybosna Katedrali
16. Sonsuz Ateş
17. Svrzo Evi
18. Bosna Hersek Ulusal Kütüphanesi
19. Şehitlik
20. Vrelo Bosne

Saray Bosna’da gezip görüp notlar alacağınız, derin duygular içinde atılan mermilerin izlerini inceleyeceğiniz gezi de birçok yer yürüyüş mesafesinde bulunuyor. Acele etmeden, hakkını vererek keyif aldığınız bir gezi olmasını dilerim.

10 Eylül 2016 Cumartesi

TLOS NEREDE?


Tlos Kenti
TLOS nedir? Yenilir mi, içilir mi, yer mi, gezilir mi sorusuna, blog yazıma fazla ilerlemeden cevap verelim, verelim ki okuyucular sıkılmasınlar.

TLOS bir antik kent ismidir. Muğla’nın yeni ilçesi Seydikemer sınırları içerisinde yer alır. Nerede olduğunu, gezilmesi gereken başka güzel bir mekan ismi daha vererek pekiştirebiliriz. Herkesin hayran olduğu ve eşsiz manzarası ile doğa tutkunlarını kendine çeken Saklıkent kanyonuna 3-5 km, yoluna 4 km uzaklıkta, Fethiye’ye ise 40 km uzaklıkta yer alıyor.

Tipik bir köy yolunda asfalt zeminden ilerleyip ulaştığımız Tlos, Saklıkent Kanyonu’nun aksine daha az ziyaretçiye sahiptir. Ancak tatil gezilerimde fırsat buldukça ziyaret etmeye çalıştığım arkeolojik kalıntılara merakım, yaklaşmışken burasını ziyaret etmeden bıraktırmadı.

Öncelikle bu kenti yakından tanımak için tarihi geçmişine dair bazı bilgileri aktarmak gerekiyor. Bu bilgiler, büyük gayret, emek, zaman harcayarak santimetre santimetre ilerleyen arkeologlardan derlenmiş bilgilerden oluşuyor.

Tlos Kaya Mezarı


Tlos özel bir kent, Likya Uygarlığı için önemli yerleşim merkezlerinden birisidir. Kentin tiyatrosu MÖ 3.yüzyılda yapılmış, MS 240 yılında yaşanan depremden sonra onarılarak günümüze kadar ulaştırılmıştır. Kentin önemini göstermeye yetecek bir de tapınak var. Anadolu’da başka bulunmayan Kronos Tapınağı tanrıların tanrısı gök tanrı Kronos’a adanmıştır. Tlos’un tarihte önemli bir yer olduğu UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmasından da bellidir.


Bir de bu isim nereden geliyor ona da değinmek gerekir. Tremilus ile Praksidike’nin oğullarından olan Tloos’un isminden geldiği kabul ediliyor.

Tlos’un yerini düşünürken şu kentleri de arkeolojik şehirler haritasından bakarak perçinleyebiliriz. Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra. Bunlara Tlos’u da ekleyince, buluntulara göre bu şehirler bir “birlik” olmuşlar ve üç oy hakkına sahiplermiş. Bunların en büyüğü Tlos ve oy hakkı varmış.

Amfitiyatro
Anadolu toprakları Roma İmparatorluğu’na dönüşünce kent önemini korumaya,  Metropolis ünvanına devam etmiştir. Patara’daki Yol Kılavuz Anıtı’nda Likya yol ağının yedi farklı şekilde Tlos’a çıktığı belirtilmiştir.

Dini açıdan bakıldığında Hristiyanlık için de önemli yerlerden birisi olmuş bir antik kenttir Tlos. Yani Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir ve bu durum MS 12.yüzyıla kadar devam etmiştir.

Arkeolojik kalıntılardan elde edilen bazı bilgileri özetler aktarmaya çalıştım. Peki bizim tarihimiz açısından bu şehrin bir önemi var mı?
Kanlı Ali Ağa'nın Zirvedeki Şatosu

Bu sorunun cevabı elbetteki evet. Örneğin Osmanlılar bu kentin zirvesini ve bazı yerlerini kullanmışlardır. Bu bölgeye 19. Yüzyılda gelen “Kanlı Ali Ağa” bir Osmanlı Derebeyi’dir. Akropolün zirvesine Ali Ağa şatosunu yaptırmıştır. Bu kısım incelendiğinde sonradan ilave edildiği görülmektedir. Bu Beylik buraya yerleşmiş, kışlıklarını buralarda saklamışlar, savunmalarını burada yapmışlardır.


Hititler döneminde “ülke” olarak bahsedilen Tlos’u ziyaret etmenizi öneriyorum. Tarih ister yakın olsun isterse de uzak olsun, ders çıkarmak, zamanımızı anlamak, geleceğe yön vermek için çok önemlidir.

7 Temmuz 2016 Perşembe

AFYON’DA GÖRÜLMESİ GEREKEN BİR YER: GEDİK AHMET PAŞA KÜLLİYESİ


Gedik Ahmet Paşa Camii
Türkiye sınırları içerisinde ve dışarısında ziyaret etmiş olduğum ve paylaşılması gerektiğini düşündüğüm yerleri bu blog aracılığıyla sizlerle buluşturmaya çalışıyorum. Anadolu’nun küçük ama tarihe şahitlikleri açısından büyük bir kenti olan Afyonkarahisar ziyaretimde, ziyaret emiş olduğum Gedik Ahmet Paşa Medresesi de bunlardan birisidir. Afyon ile ilgili paylaşmış olduğum notlarıma ilaveten inşallah beğenirsiniz.
 
Afyonkarahisar merkezinde birilerine yaklaşıp, nereleri gezebiliriz dediğiniz de Karahisar Kalesi, Ulu Cami, İmaret Cami, Hamam … diye fazla da olmayan yerleri sayalar. Merkezde hangi caddeye girseniz otopark sorunu ile karşılaşacağınızdan, yürüyerek dolaşıp, tarihe şahitlik etmek daha mantıklı bir yaklaşım olacaktır.
İşlek bir cadde üzerinde bulunan Gedik Ahmet Paşa Medresesi’ni bulmanız çok zor değil. Hemen yanı başında hala dumanı tütmekte olan bir hamam yer alıyor. Medreseye hamam yönünden yaklaştıkça bir düzensizliğin olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Tarihe, hele hele Osmanlıdan kalan tarihe verilen değer ile bağdaştırsanız da bu özensizliği, mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi burası.
Gedik Ahmet Paşa Külliyesi Hamamı
Gedik Ahmet Paşa Külliyesi camii, hamam, sıbyan mektebi ve medreseden oluşan bir yapıdır. Anadolumuzun birçok yerinde gördüğümüz ve/fakat ayrı birer binadan ibaret olduğunuzu sandığımız bu yerler aslında hepimizden şikayetçi.
Nasıl olmasın ki? Bu külliyeye ait sıbyan mektebinin yerinde olmadığını, yıkıldığını göreceksiniz.
Gedik Ahmet Paşa Külliyesi ile ilgili araştırma yapanlardan öğrendiğimiz kadarıyla kısaca tarihi geçmişi şöyle:
Gedik Ahmet Paşa görevi sırasında, hem Fatih Sultan Mehmet hem de II.Beyazid devirlerinde ordusunu Afyon’da kışlatmıştır. Kendisinin bu şehre bir gönül borcu olduğunu düşündüğünden de vekil olarak Hacı Mehmet oğlunu, tanık olarak Mevlana Hayreddin oğlu Şemseddin ve Aliyüddin oğlu Osman Çelebi’yi bir külliye yaptırmak amacıyla Afyon’a göndermiştir.
Mimar Ayas Ağa tarafından 1472 yılında yapılmaya başlanıp 3 yıl sonra tamamlanmıştır. Vakfiye 1475 yılında Mayıs ayında Afyon Kadısı önünden düzenlenerek onaylanmıştır. Bu cümle günümüze önemli mesajlar vermiyor mu?
Aradan geçen yıllar külliyenin yapılarını yıpratmış, tarihin yükü ilgisizlikle birleşince yeniden onarma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Tutulan kayıtlara göre külliye “celali” ve “sofa” ayaklanmalarında harap olmuş, ilk olarak 1670 yılında onarılmıştır. Daha sonraları ders okutulamaz hale gelmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda esirlere karargah olmuştur.
Gedik Ahmet Paşa Camii

Süreç içerisinde kaderine terk edilen bu Medrese 1928 yılında müze olarak kullanılmaya başlanmış, 1931 yılında tamir görmüştür. Tarihin ve doğanın şartları ağır, elbette zaman zaman onarma ihtiyaçları ortaya çıkabiliyor.
Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1940 yılında cami yeniden yapılırcasına tamir ettirilmiştir. Bu bakım sırasında medrese ve hamam da elden geçirilmiştir. Tabi o dönemlerde külliyenin etrafında yapılaşma olduğundan bu binalardan bazılarının yıkılarak etrafın açılması istenmiştir. Ancak bu sırada sıbyan mektebi de yıkılmıştır. Keşke bu yapıda ayakta olsaydı!
Ancak o dönemde külliyenin etrafı açılmaya çalışılsa da günümüzde o bölgede gelişigüzel bir yerleşimin olduğu da aşikardır.
Hamam caminin kuzeydoğu tarafında yer alırken, dışarıdan bakımsız bir görüntüsü vardır. Yetkililer tarihimize sahip çıkarlarsa daha da güzelleşebilir. Medrese güneybatıda bulunuyor. Bu bina içerisinde günümüzde el sanatları konusunda uzman zanaatkarlar hünerlerini ortaya koyuyorlar. Ön kısımda bir de su kuyusu bulunuyor.
Gedik Ahmet Paşa Medresesi Girişi
Gedik Ahmet Paşa Külliyesi ile ilgili değişik makalelerde çok daha fazla detaylı bilgiler yer almaktadır. İsteyenler buralardan bilgi edinebilirler. Ancak Afyon’a yolunuz düşerse, mutlaka ziyaret etmenizi salık veririm. Çünkü özellikle caminin yapısı etkileyici.  

Kaynak: http://www.academia.edu/9738985/Afyon_Gedik_Ahmed_Pa%C5%9Fa_Camii

23 Şubat 2016 Salı

IŞIKLI GÖLÜ KEŞFEDİLMELİ

Gezdiğimiz gördüğümüz yerlerden bazı dikkat çeken yerleri, eserleri tanıtılması adına sizlere sunmaya devam ediyorum. Bu sefer olumuz Denizli’nin Çivril İlçesinde bulunan Işıklı Gölü’nden geçti.
Afyonkarahisar’dan çıktığımız dönüş yolunu Uşak ve Uşak’ın Sivaslı kazasına yönelttik. Enfes doğa görüntüsü ile zaman zaman köy yollarından geçerek Sivaslı’da soluklandıktan sonra, rotayı Çivril üzerinden Antalya’ya yönelttik.
Çivril Denizli’nin bir ilçesi. İlçe merkezini tanıtmak yerine onu daha değerli kılan doğal zenginliklerinden birisi olan Işıklı Gölü’nden bahsedelim.
Göl, Çivril Ovası üzerinde yer alan bir Tatlısu gölüdür. Gölün kıyısı boyunca yol alırken havalanan kuşları, göl içerisinde keşfe çıkan ve ayrıca balıkçı tekneleri göze çarpıyor.
Bölge ikliminin zenginleşmesini sağlayan değer olan bu gölden Büyük Menderes nehri doğmaktadır. Göl doğal su kaynaklarınca beslenmekte olup, kışın yağışlar nedeniyle su seviyesi yükselince DSİ tarafından önlem alındığını öğreniyoruz. Yaklaşık 800 metre rakımda ve 73 kilometre kare yüz ölçüme sahip Işıklıdan, yazın sulama suyu kaynağı olarak yararlanılıyormuş.
Nilüfer Tarlaları ve Balıkçı Teknesi
Gölün yakın çevresinde balıkçıları görmek mümkün. Çünkü gölde balıkçılıkta yapılıyor. Gölü ister kıyısından, isterse de tekne vasıtasıyla keşfedecek olursanız nilüfer tarlalarına şahit olacaksınız.
Ancak Işıklı ile ilgili şu notu da düşmek gerekir. Çevrede yerleşim olmamasından tanıtımının yetersiz olduğu ve turizm açısından yeterince değerlendirilemediği görülüyor. Ancak yapılaşma kirlenmeyi getirdiğine göre, tanıtımı yapılırken doğal yapının korunması da mutlaka düşünülmelidir.
Çivril Belediye Başkanı bir TV programı için verdiği röportajında gölün bölgedeki 10 fabrikanın değerine eşdeğer olabileceğini belirtiyor. Ancak şu haliyle bu elbette çok zor bir durum.
Bu göl belli periyotlarla su sporlarına açılabilir. Nilüfer tarlalarına yapılacak tekne turları, kuş yuvalarının ve göçmen kuşlarının görülmesi için çalışmalar yapılabilir.
Kısaca Işıklı iyi tanıtılmalıdır. Açıkçası yolumuzu buraya çevirmesek bizim de haberimiz yoktu…
Doğal değerlerimizi koruyarak turizme kazandırmalıyız.

31 Ocak 2016 Pazar

BOZCAADA’DA BİR YAZ GÜNÜ

Bozcaada
    Bozcaada denilince Ege Denizi’ndeki adalardan birisi akla gelir, fakat genelde hakkında fazla da bir bilgi yoktur. Kimi zaman fayton resimlerinin veya videolarının ekrana düştüğü haller göz önüne geldiğinde, Gökçeada ile karıştırılır. İkisi de Türkiye’ye bağlı, güzeller güzeli sakinliğin, dinginliğin zirve yaptığı yerlerdir.
    Bir yaz mevsiminde, Ağustos’un sıcak bir gününde kendimizi feribota binmek üzere Geyikli’de bulduk. Balıkesir-Çanakkale istikametine giderken haydi Bozcaada’yı görelim derseniz pişman olmazsınız. Her 15 dakikada bir kalkan feribotlarla rahat bir boğaz yolculuğuyla kendinizi Bozcada Kalesi’nin yanı başında buluyorsunuz.
    Temiz ve dokunulmamış doğasıyla yaşama enerjisi veren Geyikli’de yapılan yazlık villalar dikkat çekmiyor da değil. Kimisi için keşke biz de sahip olsak denilen bu yapılar kimisi için de doğaya fazla dokunmasalar diye temenniye denk gelir. Unutmadan belirtmekte fayda var. Dönüşünüzde köy yollarından ana yola çıkınız. Değmez mi sizce?
    Arabasıyla gitmek ve adaya geçmek isteyenler internetten önceden feribot randevusu alabilirler. Arabasını bırakmak isteyenler ise otoparklara bırakarak beklemeden karşıya gelen ilk feribotla geçebilirler. Denizde yüzmek isteyenler hazırlıklı olsunlar. Öğrendiğimizi kadarıyla ve Ayvalık tecrübesinden sonra Ege’nin sularının serin olduğunu not düşmek gerekiyor.
    Bozcaada Türkiye’nin üçüncü büyük adası iken Ege Denizi’nde Gökçeada’dan sonra ikinci büyük olanıdır. Burası Çanakkale’ye bağlı bir ilçedir. 40 km2 yüzölçümü sahip bu adanın karadan uzaklığı yaklaşık 6 km kadardır. Nüfus yazın 5 binlere çıkarken kışın 1500’lere kadar düşmektedir.
    Her zaman olduğu gibi bu tür yerlere giderken önceden kısa bir tarihine bakmakta fayda var. Bozcaada stratejik bir konuma sahiptir. Çünkü Çanakkale Boğazı’nın girişinde yer almaktadır. Bunu tarihi kayıtlarla ortaya koymak gerekir.
    Troya savaşlarında Yunanlılar adadaki Aulis Limanı’nı kullanmışlardır. Bu şirin ada İyonya ayaklanmasından sonra Perslerin, sonra Romalıların egemenliğine dahil olmuştur. Tarih Roma İmparatorluğunun sonunu getirdiğinde, bu kez de Bizans İmparatorluğu sahip olmuştur.
    Anadolu’nun burnunun dibinde bulunan bu adaya Türkler ne zaman mı ilk defa sahip oldular? İzmir’i fetheden Aydınoğlu Umur Bey 1328’de 8 gemiden oluşan bir filo ile adaya çıkıyor. O dönemin gerekliliği için olsa gerek yağmalıyorlar. Adanın tarihe şahitliği Venedik ve Ceneviz rekabetinde de ortaya çıkıyor. Bizanslılar 1377 yılında adayı Cenevizlilere vermiş. Daha sonra adanın boşaltılmasına karar veriliyor ve yaşayanlar başka yerlere taşınıyorlar.
    Daha sonra tarihimizin eşsiz kahramanlarından Fatih Sultan Mehmet Gökçeada ile birlikte Bozcaada’yı de fethediyor. Osmanlı donanmasının ikmal yerlerinden biri haline geliyor. Daha sonra bunu hazmedemeyen Venedikliler tekrar adaya çıkıyor ama olmuyor. Mahmut Paşa 1464 yılında adayı tekrar Osmanlı toprağı haline getiriyor. Ada şimdiki ismiyle ilk defa Piri Reis’in haritalarında kendini gösteriyor.
Bozcaada Kalesi
Sonraki süreçte 1645-1669 arasında Osmanlılar Venediklilerle savaşıyor ve adayı kaybediyor, ama bir yıl sonra donanmamız tekrar fethediyor. Ada şimdilerde olduğu gibi uslu durmayan Ruslar tarafından da ele geçiriliyor (1806-1812). Kale Ruslar tarafından yıkılırken, ada da yakılmıştır. 1842 yılına gelindiğinde ise II.Mahmut adayı tekrar almıştır.
Çanakkale savaşları sırasında ada İngilizlerin ve Fransızların kontrolüne geçmiştir. Buraya uçak pisti yapmışlar, ikmal merkezi olarak kullanmışlardır. Askerlerini buradan dinlendiren ve tedavi edilmesini sağlayan Çanakkale’nin yenilenleri 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile adayı bize bırakmak zorunda kaldılar.
Bozcaada Kalesi Girişi
Bozcaada’da belediye bulunur ve 1923 yılında kurulmuştur. Kuruluşu oldukça eski bir belediyeye sahip olmasına rağmen adada köy yoktur.
Bozcaada tarihine kısa bir göz attıktan sonra doğal güzelliklere ve adada edindiğimiz notlarımıza geri dönelim. Daha feribot üzerindeyken fotoğraf makineleri takip eden martılardan adaya yöneliyor. Bir kale ve üzerinde dalgalanan bayrağımız dikkat çekiyor. Feribottan iner inmez Ağustos’un sonlarına doğru manav reyonlarını süsleyen doğal meyve-sebzeler dikkat çekiyor.
Ada sokaklarına girildiğinde kendine özgü mimari, döşeme taşlar ve insanlarının güler yüzlülüğü dikkat çekiyor. Bu güzelliklere maruz kalan misafirlerin memnuniyeti ise yüzlerinden okunuyor. Öğle vaktinde adaya çıkarsanız mis gibi ev yemekleri yapan yerlere mutlaka uğrayınız. Dar sokak aralarının tarihe şahitlikleri görülmeye değer. Gündüz saatlerinde akşam eğlencelerine hazırlanan küçük eğlence yerleri tatilcileri bekliyor. Ahşap masa ve sandalyeler size bir özlemi hatırlatmıyor mu?
İskelenin hemen yanındaki küçük semt pazarı, hediyelik eşya satıcılarına uğramayı unutmayınız. Adaya özgü hatıraları bulabilirsiniz. Adayı gezmek isterseniz bisiklet ve araba kiralayabilirsiniz. Ada içerisinde yürüyerek dolaşmak kısa mesafeler için kolay ve mutlaka deneyiniz. Bu arada bol bol fotoğraf çekmeyi de unutmayınız.
Hediyelik eşya pazarı
    Bozcaada’ya bizim gibi Ağustos ayında veya Eylül ayında giderseniz nefis görsellikteki ve enfes tattaki üzümleri yemeyi unutmayınız. Çok şey kaybedeceğinizi söyleyebilirim.
    Bu arada Bozcaada Kalesi’ni ziyaret etmediğimi sanmayın. Kalenin girişi ücretli ancak düşük bir ücrete mukabil gezebiliyorsunuz. Adanın surlarına çıktığınız zaman neden stratejik bir yer olduğu hemen anlaşılabiliyor.
Kaleden boğazın görünüşü
Ancak gördüğüm bazı manzaralar bizi üzmedi de değil. Kale içerisinde dolaşırken bir bakımsızlık hakimdi. Osmanlı tuğrasının bulunduğu taş yerde duruyordu ki alınıp götürülmesi gayet kolay. Çünkü girişte sadece cüzi ücreti alan bir görevli var. İçeride hiç kimse yoktu.
Kalede bulunan eserlerin altlarına isimler yazılan yerler var ama bu isimler kaybolmak üzereydi. Kale girişinde tanıtıcı bir tane levha var ancak içeride bölge bölge tanıtım kartları yoktu. Örneğin kale içerisindeki mescid nerede belli değil.
Bozcaada Belediyesi mutlaka kale hakkında daha detaylı bilgilerin ziyaretçilere sunulmasını sağlamalıdır. Eğer belediye altından kalkamazsa bu Kültür ve Turizm Bakanlığımız sağlamalıdır. Değerini öğrenmek belki de sahip çıkma değerini daha önemli hale getirebilir.
Son not olarak Bozcaadaın’ gezilip görülmesi gereken bir yer olduğudur. Özellikle kalenin konumu boğaz için ne anlama geliyor orada apaçık duruyor. Biz bir yaz günü Bozcaada gezimizi çok sevdik, planlarınız arasına almanız için sizlere de öneriyoruz.

28 Aralık 2015 Pazartesi

KARAHİSAR KALESİ

Karahisar Kalesi ve Bayrağımız
Karahisar Kalesi Yıkılır Gelir
Kakülü Boynuna Dökülür Gelir
Yayladan Gel Allı Gelin Yayladan
Kesme Ümidini Kadir Mevladan Kadir Mevladan
Ver Elini Karlı Dağlar Aşalım Bayramlaşalım
Ben Bir Koyun Olayım Sen De Bir Kuzu
Meleye Meleye Getirem Yazı
      Melodisi ve sözleri ile dikkat çeken bir türküdür “Karahisar Kalesi.” Belki birçok kimse nerede olduğunu bile bilmeden severek dinler ve söyler bu türküyü. Afyon diğer ismi ile Afyonkarahisar şehrine yapmış olduğum ziyarette, Karahisar Kalesi ilk ziyaret ettiğim yerlerden birisidir.
 
Şehrin her yerinden görülebilen ve dalgalanan Türk bayrağı ile ben buradayım demektedir. Bu davete icabet etmemek elbette olmaz. 
    Kaleye çıkmak için Afyon şehrinin en eski yerleşim yerine uğramanız ve dik merdivenleri çıkmanız gerekiyor. Ancak her zaman olduğu gibi küçük bir araştırma yapmanızı ve burası hakkında bazı bilgiler edinmenizi öneririm.
    Tarihi notlara göz atacak olursak, Karahisar Kalesi’nin Hitit İmparatoru II.Murşil tarafından M.Ö.1350 yılında askerlerinin kışı geçirmesi için yaptırıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık 226 metre yüksekliğinde olan kalenin o dönemdeki ismi ise Hapanuva (Yüksek Tepe Şehri)’dır. Kaleye çıkabilirseniz, çevresine nasıl hakim olduğunu ve stratejik bir yer olduğuna şahit olursunuz.
    Tarih M.Ö. VIII-VII yüzyılları gösterdiğinde buraya Frigler hakim olmuşlar, kalenin eteklerine Akronio veya Akronium adı verilen yerleşim yerlerini yapmışlardır. Tarihin daha sonraki dönemlerinde ise bu bölge Lydialılar, Persler, Pergamon Krallığı, Romalılar Bizanslıların eline geçmiştir.
    Biz Türkler ne zaman buralara gelebilmişiz derseniz, Anadolu’ya güzel bir zaferle ismimizi yazdırdığımız Malazgirt Savaşı’ndan sonra XI. Yüzyılda Selçuklular buraya yerleşmiş, burada yaşayan Türk boyları kayalar üzerindeki bu kaleye Karahisar ismini vermişlerdir.
   Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat bu kalede hazinelerini saklamıştır. Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata Fahrettin Ali ve oğullarına kale muhafızlığı verilmiş, bu nedenle de ismi Karahisar-ı Sahip olmuştur. Sultan Alaeddin Keykubat burada cami, saray, erzak ambarları, cephanelikler, sekiz su sarnıcı ve değerli eşyaların saklandığı bir de mahzenler yaptırmıştır. Burası Osmanlılar döneminde de kullanılmıştır. Örneğin Sultan II. Selim kaleyi onartmıştır. Bölgede en iyi afyonlar yetiştiği için kalenin adı Afyonkarahisar olmuştur.
Karahisar Kalesi'nden şehrin görünüşü
     Karahisar Kalesine çıkmak için Ulu Caminin karşısındaki ara sokaktan yukarı doğru yol almanız gerekiyor. Mehmet ve Ahmet Efendiler ve Ahmet Turhani türbelerinin arasından geçen küçük sokak sizi hafi hafif çıkışa hazırlamaktadır.
    Merdivenleri tırmandıkça şehre yukarıdan bakmaya başlıyorsunuz ve böylece daha yakarıya çıkma cezbine kapılıyorsunuz. Merdivenler dikleşmeye başladığında, benim gibi kışın soğuğunu hissetmeye başladığınız dönemde buradaysanız, soğuğu yüzünüzde hissediyorsunuz. Tırmanılan merdivenlerin zorluğunun vücudunuzu ısıtması ve hafif rüzgar birbirini dengeliyor. Kale surlarına yaklaştıkça diklik artarken, burada yaşayanlar nasıl çıkmışlar, dönemin askerleri ne zorluklar içindeymiş demekten kendinizi alamıyorsunuz.
    Nihayet zirveye, surların içine girdiğinizde şehrin enfes manzarası sizi kucaklıyor. Zamanında yaşamın olduğu bu yerde neler yaşandığını gördüklerinizle birlikte içselleştirmeye çalışıyorsunuz. Dalgalanan ay yıldızlı bayrağın gururu ise bir başka, belki de tarifsiz bir his. Kaleden Afyon şehrine bakarken Kurtuluş Savaşı ve verilen mücadelenin aklınıza gelmemesi ise imkansız.
    Anadolu birçok medeniyete ev sahipliği yapmış medeniyet beşiğidir. Bu ev sahipliğinin yaşanmışlıkları ise birçok tarihi gerçeklerle birlikte efsaneleri de beraberinde getirmektedir. Tarihin düştüğü nota göre “Efsaneler gerçeklerin izdüşümündedir.”
Karahisar Kalesi'nden Ulu Caminin Görünüşü
    Bu durumda Karahisar Kalesi ile ilgili bir efsaneye kulak vermemek olmaz: Battal Gazi’nin Afyonkarahisar’da 740 yılında öldüğü tarihçilerin birleştiği bir gerçektir.
    Efsaneye göre “Battal Gazi ile yakın arkadaşı Ahmet Turhan kaleyi ele geçirmek için sıkı bir kuşatma yapar, içeridekilerin dışarısı ile bütün bağlantılarını keser. Kale komutanı, bunun üzerine Bizans İmparatoru’na haber gönderir ve 100.000 kişilik bir ordu yardıma çıkar. Kalenin burçlarından Battal Gazi’yi görerek aşık olan komutanın güzel kızı, kötülük gelmemesi için çimler üzerinde uyumakta olan Battal Gazi’ye bağırır, ancak duyuramaz. Sonra bir kağıt yazar, taşa sararak üzerine atar. Battal Gazi, bir iki kıpırdandıktan sonra hareketsiz kalır. Battal’ın uyunmadığını gören kız telaşlanır, babasına Türk’lerin komutanının çayırda uyuduğunu söyler ve güya O’ nu öldürmek için zehirli bir hançer ister. Battal Gazi’nin yanına gelen kız onu ölmüş olarak bulur. Çünkü attığı taş, Battal’ın kulağına gelmiş ve ölümüne neden olmuştur. Kız üzülür ve hançeri kendi kalbine saplayarak hayatına son verir. Bizans ordusu kalenin eteklerine geldiğinde amansız bir savaş başlar, Ahmet Tarhan askerleriyle birlikte şehit olur. Ahmet Tarhan Karahisar Kalesi‘nin eteklerinde, şu anda Ulu Cami‘nin karşısındaki mezarına gömülür. Yenilgiden sonra çok şiddetli bir fırtına başlar ve Battal’ın cesedini Eskişehir dolaylarına atar. Böylece Bizanslılar, Battal Gazi’nin öldüğünü anlayamaz ve daha uzun süre onun korkusuyla yaşarlar.”
    Afyonkarahisar’a kadar gidip, yol güzergahı olarak kullanıp kaleye çıkmamak olmaz. Şiddetle öneririm.

13 Aralık 2015 Pazar

MEHMET VE AHMET EFENDİLER TÜRBESİ İLGİ BEKLİYOR


     Ülkemizde ve yurt dışında çıkmış olduğum gezilerde tarihi, dini ve turistik mekanları gezmek, incelemek zevk aldığım aktiviteler arasındadır. Gezi Türkiyemiz sınırları içerisinde olduğunda ise Selçuklu ve Osmanlı eserleri, tarihi camiler, türbeler tarihimle gururlandığım yerler oluyorlar.
     Gezdiğim, gördüğüm yerlerde Türk tarihine damga vurmuş her değere sahip çıkılması açısından yaklaşır, değerlendirmelerimi de buna göre yaparım. Gördüğümüz güzellikleri paylaşırım ki gören her göz de bu değerlere katkı koysunlar, bu haza ortak olsunlar isterim.
     Şahit olduğum olumsuzlukları, özensizliği ise sahip olduğumuz kıymetlerimize daha fazla sahiplenilmesi için yetkililerin gözüne sokarcasına ortaya koymaya çalışırım. Velhasıl değerlerimizin değerinin bilinmesi için paylaşımcı olmaya çalışıyorum. Sizlere ulaştırmaya çalıştığım aşağıdaki satırları da bu açıdan sizlere sunuyorum.
     Ekim ayının son haftasında Afyonkarahisar’a bilimsel bir toplantı için gitmişken kültürel değerlerini yakından görmek için şehir merkezinde dolaştım. Afyon’un eski yerleşim yerinde bulunan Ulu Cami ilk uğradığımız yer oldu. Caminin içine girdiğimizde gördüğümüz tarihi dokuya hayran olduk.    
Türbenin arkadan görünüşü
     Bu kısa yazıya asıl konu etmek istediğim ise Ulu Caminin karşısında bulunan türbeler. Bunlardan birisi “Mehmet ve Ahmet Efendiler” Türbesi. Bu türbenin yola bakan kısmı (yazının baş tarafındaki resim) bile bakımsızlığı ortaya koymaktadır. Türbenin Karahisar kalesi tarafında kalan kısmında yani arka kısmında ise çevreleyen duvar bile yok. Arkadaki  bakımsızlık daha da üzücü duruyor.
    
Kapı yanında asılı levha

    Türbenin giriş kısmında eskimiş, yağmurda ıslanabilecek çerçeve içerisinde bir yazı bulunuyor. Yazıda türbede ebedi istiratgahında bulunan bu zatların kim olduğu hakkında bilgiler yer alıyor.
    Bir de yola bakan kısmında taş üstünde çerçeve içerisinde yer alan bilgiler yazılmış. Bunun dışında bilgilendirici başka da bir şey yok. İnternetten kısa sürede bu türbe hakkında yeterli bilgi de bulunamıyor.



    Bu kişiler hakkında yeterli bilgi bulunamamasına mı yanmalı, türbenin bakımsızlığına mı üzülmeli? Türbe binası üzerinde ise “Bu eser korunması gerekli tescilli kültür varlığıdır.” yazıyor. Ancak bu şekilde bir koruma insanı üzüyor. 
Yol kısmında taş levha
     Türbe binası üzerinde Mehmet ve Ahmet Efendiler hakkında şu bilgiler yer alıyor: “Onaltıncı asırda yaşamış olup Ciltenan ismi ile meşhur 40 kişilik grubu teşkil eden Sultan Divanın talebelerindendir. Sultan Divanı ile Çaldıran Seferine, Suriye ve Mısır Seferine iştirak eden Yavuz Sultan Selim ordusunda savaşan ve yararlılıklar gösteren Mevlevi dervişleridir. Sultan Divanı tarafından tarikat kardeşi yapılmışlar, vefatlarında vasiyetleri üzerine aynı yere yan yana gömülmüşlerdir.”
    Bu türbenim yan tarafında Karahisar Kalesi’ne giden küçük ara yolun kenarında ise Ahmet Turhani Türbesi yer almaktadır. Tek başına bir mezar ve kaynaklara göre mezar taşı bile sonradan yapılmış bir yer. Kendisinin aslen Rum, iri yarı ve pehlivan gibi bir zat olduğu rivayet edilirmiş. Anlatılanlara göre Battal Gazi ile güreşe tutuşmuş, yenilince de Müslüman olmuş. Daha sonra da Battal Gazi’nin yanında savaşlara katılmıştır. Afyon Bizans’dan alınırken Battal Gazi ile birlikte burada şehit düşmüş, mezarının bulunduğu yere defnedilmiş.
Türbenin girişi
    Bu türbelerin bulunduğu yerlerin daha intizamlı şekilde restore edilmesi, güzelleştirilmesi, terkedilmiş görüntüden kurtarılması gerekiyor. Türbenin manevi öneminin yanında, yerli ve yabancı turistlerin yoğun olarak uğradığı bir bölge olması nedeniyle yeniden restore edilmesi oldukça önemlidir. Bu konuda Afyonkarahisar yetkililerinin gereğini yapacağını düşünüyorum.
Ahmet Turhani Türbesi