Psidia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psidia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

KARAİN’İN KARA TALİHİ ya da KARAİN PATİKASINDA PATİNAJ

Keşif Ekibi ile çıktığımız gezinin Döşeme Yolu’ndan sonraki durağı, Karain Mağarası’ydı. Otobüsümüze binip yola koyulduktan sonra, bugüne kadar gitme şansı bulamadığım ancak kitaplardan, televizyonlardan ya da gazetelerden adını bolca duyduğum yere gitmenin heyecanına sahiptim. Varacağımız yer turistik olduğuna göre etkileyici olmalıydı…
Dar sokaklardan geçerek Karain Mağarası ile ilgilenen görevlilerin bulunduğu binanın önüne geldik. Vakit kaybetmeden hemen tırmanmaya başladık. Çünkü mağara biraz yukarıda, dağın yamacında bulunuyordu. Tırmandıkça sanki ismi kulaktan kulağa dolaşan bir turistik merkeze değil de keçi ağılına gider gibi bir yolda ilerliyorduk (Yetkililer beni mazur görsünler, böyle hissettim).
 
Az gittik uz gittik, taşlardan zıpladık, nefes aldık, yokuş çıktık, ağacın gölgesine kendimizi attık, geriye dönüp baktık, bütün ekip basacak yer arıyordu.
Çünkü tırmanılan patika, basbayağı “KARAİN’İN KARA TALİHİ” gibiydi.
Patika boyunca, taşların arasında eskiden yapılan ahşap merdiven kalıntıları bulunuyor, ama bunlar çürümüş vaziyette ve parçalanmışlar. Mağaranın girişine doğru tırmandıkça yol zorlaştığından, durup tekrar tekrar dinleniyoruz. Yolun neden bu halde olduğu hakkında fikir yürütüyoruz...
Buraya ahşap veya metalden merdiven yapmak çok mu zor?
Yıl boyunca yüzlerce turist de aynı zahmeti çekmiyor mu?
Gençlerimize kültürel değerlere sahiplik duygusunu aşılamak için buralara davet etmiyor muyuz?
Ya ziyaretçiler ekibimizin bir değerli üyesinin başına geldiği gibi sakatlanma tehlikesi geçirirse!
Fikir yürüttüğümüz bir diğer konu ise acaba bu mağara bir yaşam yeri miydi, hayvanlar için bir barınak mı, ya da eski savaşçıların sığınma yeri mi?
Gazeteci dostumuz Hidayet Gültekin burası hakkında bizlere daha önceden edindiği bazı bilgileri aktarıyor, buranın bir yaşam yeri olduğundan bahsediyordu. Bunun üzerine durup Döşemealtı Ovası’na bakıyoruz. Acaba yaşayanlar hangi döneme ait insanlardı diye düşünüyorum. Kazı çalışmalarında fil kemikleri bulunduğu söyleniyor ama filin burada ne işi var diye sormadan da edemedik?
Başka bir arkadaşımız, “Bu ovada önceden deniz varmış.” dedi. Acaba bu doğru muydu? Acaba sadece göl mü vardı?
Bu arada Döşemealtı Ovası’na bakarken yeşil doku içimi serinletiyordu. Aynı anda Belediye Başkanı’nın tarım alanlarının imarına karşıyım sözleri, kulaklarımda çınlıyor. İnşallah…
 
Benzer birçok soru düşüncelerimizde gelip gidiyordu. En sonunda nefes nefese mağaranın girişine ulaşıyoruz. Sıcağın yakıcı etkisinden kurtulmak için kendimizi hemen mağaranın içine atıyoruz.
Evet, içerisi ışıklandırılmış ancak Karain ismine yakışır bir halde. Doğanın belirlediği şekle girmiş kayalar. Kalın bir örtünün olduğu belli tabanda. Acaba kaç metre kalınlıkta? Kayaların şekilleri ise ilginç? Yoğun bir nem var…
İçeride bir süre kaldıktan sonra dışarıya çıktık. Çıkarken hemen giriş kısmında kazı yapılan bir yeri gördük, ama henüz bu yılki kazı çalışmaları başlamadığından kazı alanı örtülüydü. Yapılan kazılarda acaba neler bulundu? Gördüğümüz haliyle sıradan dağın yamacın bir oyuk? Sadece bu oyuk mu bu kadar ilgi çekiyor, olamaz, mümkün değil, başka bir değeri olmalı…
Sonra dışarıya çıktık, aşağıda gördüğünüz levhadan başka bilgilendirici bir şey bulunmuyor. Doyurucu bir bilgiye henüz ulaşamamıştık. Kendi aramızdaki mırıldanmaları bize mihmandarlık yapan kişiye ilettik. Dolayısıyla yetkililerden, kazı çalışmaları sonucundan çıkarılanların, mağaraya tırmanmaya başlanılan yerdeki küçük bir binada küçük bir müzede daha önceden sergilendiğini öğrendik. Ama eskiden…
Görmek istedik, ancak Antalya Müzesi’ne aktarıldığını söylediler. Mağara hakkında edindiğim bilgiler, buraya kadar benim için tatmin edici değildi. Görevlilerden birisi kazı çalışmalarını yapan Prof.Dr. Prof. Dr. Harun Taşkıran’ın geldiğini söyledi. Hemen hocanın bilgisine başvurmak üzere yanına gittik. Öğrendik ki:
Karain Türkiye’nin en eski iskân yerlerinden birisi. Sanmayın Türkiye olarak. Paleolitik Çağ döneminden bahsediliyor. Burada mağaranın özelliklerinden, bulunanlardan bahsetmek yerine kısaca şunu ifade edebilirim: Karain Mağarası, Anadolu Paleolitik Çağ kronolojisinin oluşturulmasında tek merkez olmasının yanı sıra, ele geçen yontma taş kültürleri, fauna, flora, fosil insan kalıntıları, fil gibi hayvan kemikleri Anadolu’nun bir dönemki durumuna ışık tutmaktadır.
Hocamız diyor ki bu bölge buzul çağı sonrasındaki bir dönemi yaşamıştır. Ta o zamanın işaretlerini, belirtilerini buluyoruz mağara tabanından diyor. Ova o dönemlerde zaman zaman su ile dolarmış. Filler yaşarmış, o dönem insanları fillerle beslenirmiş. Fil kemikleri bunu gösteriyormuş. Hâlbuki günümüzde bu bölgede fil yaşaması mümkün değil. Öğrendiklerimiz düşüncelerimizi kemiren soruların cevaplarıydı. Hocamız aydınlattı aydınlatmasına da bizler bir kere daha anladık, değerlerimizi hor görmeyi sevdiğimizi…
 
KARAİN GEZİSİNİN BENİM PENCEREMDEN MESAJLARI İSE ŞUNLAR OLSUN:
 
Kısaca belirttiğim Karain ile ilgili bilgilerin detaylı şeklini öğrenmiş rehberler lazım Karain’e.
Mağaraya çıkılan yol merdivenli hale getirilmeli, hatta bir kenarında çıkarken tutunulacak korkuluklar yapılmalı. Bu tırmanma patikasının yapılması öğrencilerin çıkışını, yaşlı ziyaretçilerin ziyaretlerine çok yardımcı olacaktır.
Daha önce var olan müze mutlaka geri kazandırılmalı, bu ziyaretçilerin bilgilenmesi açısından çok önemlidir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Karain’in Kara Talihini düzeltmek için büyük görev düşüyor. Öncelikle Bakan’ın gelip bu yoldan tırmanması gerekiyor.
Bu arada Karain mağarasının bulunduğu kısmın hazine, maliye adına ne derseniz deyin, bence hangi kuruma bağlı olduğu çok önemli değil. Önemli olan var olan bir kültür zenginliğimizi ülkemize kazandırmaktır. Buradan para kazanabilmektir.
Turizm otel paketinden oluşan turizmin dışına çıkarılmalıdır. Kültür turizminin kalitesini görebilmeliyiz…

9 Temmuz 2013 Salı

HAN’A VARDIM YOL YOK…


Bir Antalya sabahında, coşkulu bir grupla yolculuk hazırlığı yapılırken, gücünüz takâtiniz ve keşfetmenin heyecanı erken kaybedilmesin diye kahvaltıyla başlamak en güzeli. İnci Börek Salonu’nda nefis demlenmiş çay eşliğinde, serpme kıymalı ya da peynirli veya da patatesli börekler bence on numara…
Sonrasında hoş sohbetler eşliğinde çıkılan keşfin varılacağı nokta elbette önemli. Belki çok uzağa değil, ama el değmemiş bir yöreye ulaşılacağı ekibin önceki ziyaretlerinden kesin. Keşif Ekibi bu kez yönünü Döşemealtı’na çevirmiş bir kere…
Sıcak asfaltlar ile donatılmış Döşemealtı İlçesi’nin değişmiş çehresine şahit olmak, keyif verici. Yeşillenmiş, güzelleşmiş, estetik kazanmış sokaklarından geçip keşif adresine doğru yol alırken, sıcak asfaltın hiç bitmeden devam etmesi sevindiriciydi. Ancak bu sevinç bir noktaya kadar sürdü.
Şehrin yerleşim alanlarının dışına doğru çıkıldıkça, patika bir yolda bulduk kendimizi. İçinde bulunduğumuz araç sağa sola, öne arkaya yolun çukurluklarından dolayı sallanmaya başlamıştı. İyice daralan patika, artık aracımıza gelme diyordu. İndik, ve tabanvaylarımız üzerinde yola koyulduk.
Tabii bu arada Antalya’nın nemsiz ender günlerinden birindeydik ve berrak güneş ışınları bizleri ısıtıp terletmeye başlamıştı. Sonra uzakta taş yığınlarının toprak üzerinde dikildiğini gördük. Ekip lideri o gördüğünüz taş yığını SELÇUKLULARDAN kalma bir HAN dedi. O anda düşünce ırmaklarımdan “HAN’A VARDIM YOL YOK” sözlerinin aktığını hissettim. Bu durum bence üzücüydü.
Bir Selçuklu Hanı içinde elektrik direği
Bu sırada “Buraya gelme sebebimiz de bu değil miydi? Yeni yerleri keşfetmenin yanında, bakımsızlıklarına çare olmaya vesile olmayacak mıydık?”
Yıkılmış duvarlar üzerindeki bazı izleri incelemeye çalıştık, kendimizce. Ancak, tarihin ve dolayısıyla insanoğlunun ağır yüküne meydan okuyan, geri kalmış, aslında dört duvar olan burası, bakımsız…
Han’ın ortasına elektrik direğinin dikilmesi, yıkılan taşların yerinde olmayıp muhtemelen bir traktör römorkunda taşınıp götürülmüş olması unutulmuşluğun ispatı. Sonra tarihi Antik Döşeme Yolu’nu görebilmek için yol alıyoruz.  
Gide gide yıkılmış bir binaya rastlıyoruz. O da bakımsızlık içinde. Ve hatta kapıdan içeriye girdiğimizde, aslında odalardan oluştuğunu anlıyoruz da içerdeki mezbelelik görüntüsü üzüyor bizi. Ve hatta tarihi eser kaçakçısı mı diyelim, hazine avcısı mı diyelim bilemiyorum, ama bana göre “tarih katillerinin” yaptıkları kazılara şahit oluyoruz.
 
Atalar boşuna dememiş, bakarsan bağ olur bakmazsan da harabelik…
Sonra bir anda, intizamla dizilmiş ve hâlâ tarihin karanlık geleceğine yelken açan “Döşeme Yola” geliyoruz. Bu yol ki boylu boyunca vadinin içinde başka bir şehre götürüyor belli. Bugünkü tarzda adı modern olan beton yığınlı bir şehre değil, tabii ki de antik bir şehre…
 
Bu bölgenin tarihine baktığımızda kim bilir hangi krallar, askerler bu yoldan geçti diye düşünmeden edilemiyor. Bir kaynakta bu yol hakkında şunlar yazıyor:
Antalya İli Döşemealtı İlçesi’ne bağlı Kovanlık Köyü’nün 2.5-3 km. kuzeydoğusunda, ovanın bitip Toros Dağları’nın ilk yükseltilerinin başladığı, Roma Dönemine ait Romalılar tarafından döşeme taşlarla yapılan 2.5-3 m genişliği olan bir yoldur. Antik Dönemde yapılmış kalıntıların içinden geçerek Döşeme Boğazı adı verilen Boğazı aşarak şimdiki Dağ Nahiyesi yakınlarına ulaşır. Antik Dönemlerde Pamfilya Bölgesi ile Pisidia Bölgesini birbirine bağlayan yol olarak kullanılmıştır. Bu döşeme taşlarla yapılan yolun altında kalan köylere yöre halkı tarafından   Döşeme’nin altında kalan köyler denmiş ve zaman içerisinde bugünkü ismi olan “Döşemealtı” ismine dönüşmüştür. Halen yöre halkı tarafından yaya yolu olarak kullanılmakta ve Döşeme Boğazı olarak bilinmektedir.
        Ekip liderimizden öğreniyoruz ki bu bölgede daha birçok han varmış. Kırkgöz Han, Evdir Han…
       Burası geçiş güzergâhı olduğuna göre hanlar diyarı olması normal elbette. Normal olmayan bakımsızlık…
       Sayın Döşemealtı Belediye Başkanı, Sayın Antalya Kültür Turizm Müdürlüğü, Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, Sayın Valiliğimiz, Sayın Kültür ve Turizm Bakanlığımız buraya bir el atmaya ne dersiniz. Bence kimse benim sorumluluğunda değil, ne yapabiliriz demesin. Ve bence önce gelin ve bizim gibi “Han’a Vardım Yol Yok deyiniz.” Gerisinin geleceğinden eminim…
        Türkiye, toprak üstü ve toprak altında bulunan doğal zenginliklerinin yanında, kimisi toprak üstünde zamana meydan okuyan, kimisi de meydan okuyamayan toprak altıında kalmak zorunda kalan kültür zenginliklerimiz açısından çok zengin.
         Bu zenginlikleri insanlığa kazandırmak bence güzel. Asıl güzel olan da bu zenginliklerin sağlayacağı gelir. Emin olun sahip çıkılmış tarih, kaliteli turizm demektir... Bu da kaliteli para demek….
         Akademisyen, gazeteci, Sivil Toplum Kuruluşu, Belediye Başkanı, Öğrenci, velhasıl kelam, çok farklı meslek gruplarından oluşan, sayısı değişse de hedefleri hiç değişmeyen Keşif Ekibi iyi ki varsın… 

Kaynak: http://www.antalyakulturturizm.gov.tr/dosya/1-246461/h/65-dundenbuguneantalya-1cilt-dosemealti.pdf