Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

Viyana çıkarımları I

Antalya Hava Limanı’ndan poyraza karşı havalanırken, sanki çukurlu asfalttaymışçasına sallanarak kalktık gökyüzüne. Uzun bir süre de bu sallantı devam etti. Bulutların üzerinde süzülerek Hun ataların memleketi Macaristan’dan daldık, Avusturya sınırlarına. Sonra nazlı nazlı salınarak inmeyi beklerken, fazla olmasa da yine sallantılar ve alkışlar eşliğinde toprağa ayak bastık. İşte Viyana Havaalanı (Vienna International Airport)’ndayız.


Güzel bir turistik şehre, fazlaca Türk görmek beklentileri içerisinde geliyordum. Yanılmadım da. Şehre ulaşımımızı hangi yöntemle yapacağımızın konuşmalarına şahit olan soydaşlarımız hemen yaklaştılar. Yardımcı olabileceklerini söylediler. Elbette Türkiye’ye özgü manzaralara şahit olarak. İlk gelenler, araba başına 30 Euro’ya kalacağımız otele götüreceklerini söylerlerken, diğer taksici soydaşlarımız ise bir taşıtla 42 Euro’ya ulaştırabileceklerini söylediler. Birisini bırakıp, diğerleriyle gitmenin ortaya çıkaracağı tatsızlığa sebebiyet vermenin farkına varmadan, iki taksi 55 Euro’ya anlaşmıştık bile.
Türkiye’de görmeye pek alışık olmadığımız lüks taksilere biner binmez sohbet başladı. Burada doğup büyüdüğünü söylüyordu bizim taksicimiz. Türkçesi fena değildi. Ancak bazı deyimleri, tabirleri anlamadığını da söylüyordu. Hatta diğer araba “makas yapıp” taşıtların arasından hızla uzaklaşırken, makas yapmanın ne demek olduğunu da anlamamıştı.
Biz sorduk o cevap verdi. O sordu biz söyledik. Dedik ki Türkiye’ye dönmek ister misiniz? “Ben dönmek istemem. Biz orada yaşayamayız. Ancak anne ve babam dönmek istiyor. Torunlardan da ayrılamıyorlar. Sık sık gidip geliyorlar.” Her yaz kendisinin de gittiğini, ancak anavatanın burası olduğunu da ekledi.
Hem doğduğu hem de doyduğu yer orasıydı. Haklı da. Türk olduklarını ve kültürümüzü yaşatmak istediklerini de belirtti. Çocuklarının Türkçe’yi çok iyi konuşamadığını da söyledi, okullarda Türk olanlara Türkçe konuşmak isteyenlere iyi bakılmadığını da.
Viyana’da dernekler, cemiyetler, birlik beraberliği artırıcı organizasyonları da sorduk. Var olduğunu ve bunların kültürümüzü yaşatmada benliğin unutulmamasında etkili olduğunu söyledi. Ancak bu esnada bir konuya değindi ki bazılarına manidar bir cevap gibiydi. Vatandaşlarımızın, soydaşlarımızın, kökeni ne olursa olsun yurt dışında Türküm diyenlerin geldiği aşamayı göstermesi bakımından gerçekten önemliydi. “Ben Kürt kökenli birisiyim. Yapılan toplantıların bazılarından gerçekten hoşlanmıyorum. Türk kültürünü yaşatalım diye gidiyorsunuz, PKK propagandası yapılıyor. PKK övülüyor. Bölücülük yapılıyor. Burada hepimiz ekmeğimizin kavgasını veriyoruz. Bunların yaşanması kötü. Kimseye de faydası yok.”
Tıkanıklık olmadan akan trafik bizi otelimize ulaştırdı ulaştırmasına da, bu kısa muhabbetin çıkarımlarına işaret fişekleri gönderelim mi, ne dersiniz?
Son günlerde Türkiye gündemini allak bullak eden PKK-MİT tartışmasına, halkın geldiği bölünme noktasından herkes tekrar tekrar bakmalıdır.
•Hatta daha da geriye gidip darbe senaryolarıyla gündeme oturan iddianameleri ve PKK bağlantıları detaylarıyla incelenmelidir.
Peki, ister ülke içinde isterse de ülke dışındaki insanlarımız ne zamandan beri bu ayrışma noktasına itiliyorlar? Bu durum ne zaman hissedilmiştir? Ve ayrışma bombaları sadece Kürtler için mi kullanılmıştır?
•Bizleri bu noktaya itenlerin aslında kimler olduğunu gerçek manada görebiliyor muyuz?
•PKK konusunda bu kadar karmaşık, bulanık, muallâk bilgilerin kim, kimler ve neye hizmet için dağıtıldığı üzerinde yeterince düşünülebildi mi?
•Üniversite mezunuyum diyenler gerçekten üniversiteli gibi mi düşünüyorlar? Düşünselerdi ırkı ne olursa olsun aynı toprak üzerinde yaşayanlar, kız alıp vermiş olanlar, bu aşamaya gelir miydi?
Ben Kürt kökenliyim diyen ama PKK’yı, ayrışmayı sevmediğini söyleyen bu taksiciye, çocuklarına ve onun durumunda olanlara yazık değil mi? Ya aslında ayrışma düşüncesi hiç olmayan bu toprağın asli unsurları ne durumda?
İyice düşünelim isterseniz…

11 Ocak 2012 Çarşamba

Fransa’dan bire-bir görülüp yaşanan manzaralar

Geçtiğimiz Kasım ayında bir kongre dolayısıyla Fransa’daydık. Toplantının yapılacağı yer Bordeaux/Arcachon. Güzel, düzenli, temiz bir kasaba. Sokaklarında dolaştıkça intizamın şahidi oluyorsunuz. Gezdikçe ve gördükçe, kimseye bir şey sormaya gerek kalmadan burasının açık bir huzurevi olduğu ortaya çıkıyor.
Okyanusa komşu bir iç denize sahip Arcachon, çoğunlukla emekliliklerini yaşamak için inzivaya çekilmiş insanların yeri. Villalar, rezidanslar ve yeşil alanlar, bir de incecik kumlu kumsalıyla deniz!
 Küçük bir kasabada bol sayıda kilise var. İnsan merak etmiyor da değil, “Acaba ne gerek var bu kadarına boş laflamaları var mı?” diye.
Var olan bir tane orta halli alışveriş merkezinin en ucuz ürünleri ise Çin malları. Ucuz hediyeleri, Türkiye yerine Fransa’dan olsun diye Çin malı almak da yok değil hani!

Caddelerin bazı yerlerinde bize benzer görüntüler de var. Açılan pazar tezgahlarında portakallar, üzümler, domatesler, mantarlar vs.vs.vs… Pazar yerinde olmayan ise buyurun abla, akşam oldu böyle oldu naraları…
Fransa ziyareti bununla sınırlı değil elbette. Bordeaux ziyaretine ayrı bir pencere açmak gerekiyor. Bize benzer sokaklar yok. Kaldırımlar, mağazalar tarafından pek de işgal edilmiş değil. Tabii şaraphaneleri (birahane benzeri yerler) ayrı tutarsak.

Eski geleneksel yapılarına benzetmişler yeni binaları da. Dışarıdan taş yığını görüntüsü olan bu binalar, caddeleri ilk bakışta hoş gösterse de, Işıklar Caddesi havası da yok. Ya da Konyaaltı Caddesi. Ben razıyım 100.yıl caddesine de…
Temizlik bizden farklı, köpek pisliklerini es geçersek. Ellerinde süpürgeleriyle sokak temizleyicileri de var görüntüde. Maaşları bizdeki asgari ücretten farklı. Tabi bir küçük suyun 0.25-0.5 TL değil de 1 Euro olduğunu da göz önüne alacağız.
Bordeaux’da Türkler ya da Müslümanlar nerede yaşıyorlar diye merak salmışken etrafa, hemen bir dönerci giriyor gözlerden içeri. Sonra biri daha, biri daha derken anlaşılıyor bizden olanların mekânları.

Acaba burası nedir derken uzaktan ihtişamlı bir yapı görünüyor. Minare değil ama üzerinde çanı olan uzun mu uzun bir kule. Burası Saint Michel Klisesi. Evet, gerçek anlamda bir tarihi eser ve gerçekten de ihtişamlı bir bina. Etrafında, bitpazarı hüviyetinde eski kullanılmış eşyaların satıldığı bir pazar yeri de var.
Burasının, neden Türklerin ya da Müslümanların yoğun bulunduğu bir bölge olduğunu, tanıştığımız bir akademisyenden öğreniyoruz. Yukarıda bahsi geçen kilise etrafında, bilinçli şekilde bir araya getirilmişler. İnsan hakları mı, demokrasi mi ya da hep eleştirildiğimiz asimilasyon suçlaması mı? Adını siz koyun…
Buraya kadar genel anlamda güzel şeyler var, bizim ülkemizden yine de daha iyi diyenleri duyar gibi oluyorum.
Burası Fransa. Avrupa Birliği’nin iki önemli ülkesinden birisi. Ancak, Antalya’da görebileceğiniz, bir tarafı plastik örtüyle kapatılmış bina da var burada. Tarihi olmasına karşın bakımsız, yıkılmak üzere olan tarihi eserde var. Kaldırımlarına park etmiş araçlar da yok değil hani!

Irmak kıyısından, aheste adımlarla güzel manzara eşliğinde yürüyüş yaparken, bir ara sokaktan bir başka güzel manzaraya kavuşayım derken, birden basık ve bunaltıcı bir koku geliyor.
Bu koku ne kokusu mu diyorsunuz? Bize has olmayan yemek kokusu sanmayın. Gececilerin duvarlara bıraktığı sıvıların kokusu elbette.
Ankara-Kızılay’a benzer sokak gösterileri de var, etraflarında polis kordonları da. Büyük alışveriş merkezlerinden henüz bize gelemeyenleri de var.
Gelişmiş tren sistemlerini kullanmak biraz daha ucuzculuk oluyor ve değiyor da. Bir gün trende, yaşlı Fransız bir bayana valizini yerleştirmesi için bir arkadaşımız yardım etti. Hem de kılı kıpırdamadan ne yer verme, ne de yardım etme hevesinde olmayan yurttaşlarının yanı başında. İnsanlık nerede?

Bir çırpıda bunları yazıvereyim derken bir anıma daha değinmeden geçemeyeceğim. Dünyanın ortak dili var ya hani, İngilizce. Fransa’da günlük yaşamda pek de işinize yaramıyor dersem, resmi kurumlar ya da özel irtibatta olduğunuz yerler hariç, yalan da olmaz. Siz istediğiniz kadar İngilizce sorun, İngilizce konuşun, alacağınız cevap Fransızca. Otele varıyor, yerleşiyor, bir hafta boyunca giriş çıkış yapıyor ve hep İngilizce yırtınıyorsunuz ve Fransızca cevap alıyorsunuz. Son gün hesap öderken, birden İngilizce cevaplar gelmeye başlıyor. Bunun adına ne denir?
Milliyetçiliği çağdışı kabul edip, söylenen başka şeylerin milliyetçileri buna ne der acaba? Onların dili bugünün dünyasında bu kadar önemliyse, Türkçe’ye biz neden sahip çıkmıyoruz? Dünün barbarı, Cezayir’in katliamcısı Fransa buysa…
Son sözler: Evet, Avrupa ülkelerinin bazıları bize göre ileride olabilirler. Bizden daha disiplinli ve daha çalışkan da olabilirler. Onların bize göre daha durgun ve daha sorunsuz bir coğrafyada yaşamalarının hiç mi etkisi yok?
Eğer biz ve onları karşılaştıracaksak bu bire-bir olmalıdır. O zaman gençlerimizin, batı hayranlarımızın yanıldıkları ortaya çıkacaktır. Kimse gıpta ile bakmasın. Onların da bizim de eksikliklerimiz de var, fazlalıklarımız da. En azından biz de insanlık daha ölmedi…