Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2025 Perşembe

Limyra Notları…

Antalya turizm açısından çok önemli tarihi mekanlara sahip bir şehir. Doğusundan batısına bütün ilçelerin tarihi açıdan farklı önemi bulunuyor. Finike, Antalya’nın en güzel ilçelerinden birisidir.

Finike’nin tarihini konumlandıran mekanlarından birisi de Limyra Antik Kentidir. Turunçova ve Sahilkent mahallelerinin sınırları içerisinde yer alıyor. Toçak Dağı’nın güney eteklerinde ve Finike ovasına bakan eski bir yerleşim yeri.


Tarihiyle ilgili bilgileri değişik kaynaklardan takip edebilirisiniz. Kısa bir göz atışıyla ulaşabileceğimiz bilgiler arasında, birkaç satırla ifade etmek gerekirse, Roma ve Bizans dönemini görebildiğimiz bir yer.

Limyra’nın adı, Likçe yazıtlarda “Zemuri” adıyla geçiyormuş. M.Ö. 4'üncü yüzyılın ilk yarısında Likya Kralı Perikle döneminde Likya’nın başkenti imiş. Yani Finike’mizde bulunan bir antik kent tarihin uzak zamanlarında başkentlik de yapmış.

Limyra’da diğer antik şehirlerde olduğu gibi bir tiyatro, kilise, döşeme taşlardan oluşan etrafında sütunların olduğu bir yol, mezarlık gibi kalıntılar var. Bu kalıntılar zamanlar defineciler tarafından talan edilmiş. Depremler gibi doğal afetler de gelmiş geçmiş.

Örneğin sütunlu yol şu anda sular altında ve sütunlar yok. Dağın yamacından çıkan buz gibi kaynak suyu, bu yol boyunca dere oluşturmuş akıyor. Yerli ve yabancı turistler suyun soğukluğunun cazibesi ile yüzmek için geliyorlar.

Limyra içerisinde iki tane türbe de yer alıyor. Manevi açıdan ziyaretçi çeken bu türbelerden birisi Sahabe Bedir Hazretlerine, diğeri ise Derviş Muhammed Nidai Kasım hazretlerine ait. Kâfi Baba Türbesi olarak da biliniyor.

Limyra Antik Kenti’ni son ziyaretimin üzerinden yaklaşık 3 yıl geçti. Önceki ziyaretimde buralara verilen önemin daha kötü olduğunu gördüm ve yine bir yazı ile duyurmuştum.

Önceki ziyaretimde Kâfi Baba Türbesi çok kötü durumdaydı. Şu anda restorasyon çalışmaları devam ediyor. Bitince tertemiz bir mekân olacak.

Bedir Hazretlerinin Türbesi açık alanda olmasına rağmen daha temiz hale gelmiş. Etrafı çevrilmiş. Cuma günleri sabah namazından sonra ziyaretçiler Fatihalarını okuyor. Buraların önemini ortaya koymak adına katkılarından dolayı İsmail Katkıcı Hocaya teşekkür etmek gerekiyor.

Antik Kent açısından son durum analiz edildiğinde ise sadece gelişme olarak bir görevlinin giriş-çıkışı kontrol ettiğini söyleyebilirim. Üç yıl önceki ziyaretimde sahte otoparkçı birisi ziyaretçileri karşılarken, şimdi Kültür Bakanlığı adına bir görevli var ve müze kart girişi sağlıyor.

Antik Kent içerisinde Avusturya Arkeoloji Enstitüsü ve İstanbul Teknik Üniversitesi iş birliğiyle kazı çalışmaları devam ediyor.

Peki Limyra mevcut haliyle ziyaretçilerine doyurucu bilgi ya da görsellik sunabiliyor mu?

Bana göre hayır.

Çünkü bakımsız bir antik şehir. Yeterince ilgi ve alakanın gösterilmediği görülebiliyor. Öncelikle Kültür Bakanlığı adına düzgün bir gişe, kapı ve otopark yok. Kent içerisinde suların da etkisiyle kamış otları yapıları örtmüş. Şehrin önemli bir kısmı yıkıklık durumda. Tiyatro kısmı bakımsız.

Velhasıl kısa ve net cümlelerle ifade etmek gerekirse, bakımsızlık ve ilgisizlik adına en fazla şikayet alan antik şehirlerimizden birisi olduğu da söyleniyor.

Limyra’yı daha temiz ve daha çekici hale getirmek hem yerel yöneticiler hem de Bakanlığımız adına önemli.

23 Aralık 2018 Pazar

EVDİR HAN



Evdir Han (Resim: Halil Demir)
Geçtiğimiz hafta sonu bahardan kalma havayı değerlendirmek üzere çoluk çocuk Düzlerçamı ormanına gittik. Orman içerisinde oksijen teneffüs ederken bir yandan da doğal mantarları keşfetmeye çalıştık. Bir süre orman havasında kaldıktan sonra Antalya’ya dönüş istikametinde bulunan Evdir Han’a uğradık.
Antalya-Korkuteli yolu üzerinde yer alan ve yola yaklaşık 1 km uzaklıkta bulunan Evdir Han, Antalya Şehir Merkezine yaklaşık 15-18 km uzaklıktadır. Bir Selçuklu hanıdır. Tarihimizin gururlu sayfalarından bir kısmının sahibi olan Selçuklular’ın bu eserlerinden kimler ne kadar haberdar bilemiyorum. Selçuklular konusunda biraz araştırma yapmaya ve bilinçlenmeye ihtiyacımız olduğunu söylesem, yanılmamış olurum. Antalya’da yaşayanlar olarak şehrimizde kaç tane Selçuklu eseri var, biliyor muyuz, kendimizi sorgulamalıyız. Bu muhteşem tarihimize olan bir saygıdır.
Han kapısı (Resim: Halil Demir)

Antalya’nın hemen yanı başında denilebilecek uzaklıktaki Evdir Han’ın restore edilerek müze haline getirilmesi amacıyla Döşemealtı Belediyesi ile Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ortak bir çalışma yürütüyor. İnşallah kısa sürede tamamlanır.

Antalya Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Dünden Bugüne Antalya” kitabında I. İzzeddin Keykavus Bin Keyhüsrev tarafından Miladi 1210-1219 yıllarında yaptırıldığı ifade ediliyor. Ancak taç üzerindeki kitabe günümüzde yerinde değildir. Han’ın 67x55 ebatlarında olduğu, kare şekline benzediği, kesme taşlardan inşa edildiği belirtilmektedir. Aynı kaynakta yapı ile ilgili bazı bilgiler de yer almaktadır.
Han gözleri (Resim: Halil Demir)

Han’ın ayakta kalan kısımlarının yanında önemli bir bölümü tahrif olmuş durumda. Eğer restorasyon konusunda aceleci davranılmazsa yıkılmak üzere olan yerler var. Han’ın taç kapısı Türk taşçılık ve oymacılığının en güzelleri arasındadır.
Han'ın avlusu (Resim: Halil Demir)

Han’ın iç kısmında konaklama yerleri, avluda hayvanları bağlama alanları bulunur. Burasının su ihtiyacını karşılamak için o dönemlerde sarnıç yapılmış ve “uzun kuyu” adının verildiği belirtiliyor. Han’ın dışındaki hamamın yalnızca kalıntılarını görebiliyorsunuz.
Evdir Han (Resim: Halil Demir)
Kaynaklardan alıntıları aktarmak yerine, Antalya’yı keşfetmek adına yapacağınız gezilerinize ekleyerek görmenizi öneriyorum.

Kaynak: 1. Kaynak:“Evdirhan”, Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Dünde Bugüne Antalya, Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, II. Cilt, 2012, (s. 285-286).
2. http://www.e-tarih.org/sayfam.php?m=teser&id=192

21 Kasım 2018 Çarşamba

KIRKGÖZ HAN’I GÖRMENİZİ TAVSİYE EDERİM


   
Han Girişi ve Kitabe
     Tarihçi olamadan tarihe olan birazcık merakım zaman zaman beni tarihi mekanlara doğru çekiyor. Kimi zaman antik bir kenti, kimi zaman eski bir cami ve medrese, kimi zaman da ziyaret ettiğim yerlerde oraya ait ne varsa görmeye çalışırım. Bu yazımda da kısa süre önce öğrencilerimizle birlikte ziyaret ettiğim Anadolu Selçuklu Devleti’nden kalan bir Han’dan bahsedeceğim.
   Anadolu’nun geçmişine kısaca göz atan herkes birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ve muazzam bir kültür birikimi olduğunu görürler. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Anadolu Selçuklu Devleti ve bu topraklarında sağladıkları kültürel hazineden yeteri kadar haberimiz olmadığını düşünüyorum. Yanından geçip gittiğimiz bazı eserlerin onlardan kaldığını ve hala güzelliklerinin tarihe meydan okuduklarını görebilmeliyiz.
Han'ın kışlık bölümü

   Örneğin Kervansaraylar… Bunlar Selçuklu sultanları ve yüksek devlet görevlileri tarafından yaptırılmışlar. Öyleki Nizamülmülk’e göre kervansaray yaptırmak Selçuklu sultanlarının görevleri arasında yer alıyor. Devletin ihtişamını göstermesinin yanında aslında yapılma amaçları sadece bu değil. Tarihçiler ticari hayat için kervansarayların rolünün yüksek olduğunu söylüyorlar.
   Tarihi İpek Yolu Çin’den başlayıp ata topraklarından geçip İstanbul’a kadar ulaşıyor. Aynı zamanda bu yola bağlanan diğer ticaret yollarından oluşuyor. Ticaret yolları üzerinde her 30-40 km arayla da kervansaraylar yapılmış.
   Anadolu toprakları birçok kervansaraya ev sahipliği yapıyor. Kimileri ayakta, kimilerinin bir kısmı yok olmuş, kimilerinin taşları alınarak inek, keçi ağılı yapılmış. Saru Han (Nevşehir), Sultan Han (Kayseri), Horozlu Han (Konya), İncirli Han (Bucak), Kırkgöz Han (Antalya-Döşemealtı), Evdirhan (Antalya-Döşemealtı) diye listeyi uzatmak mümkün.

   Peki, hemen yanı başımızda bulunan Evdirhan’ı, Kırkgöz Han’ı ziyaret etme şansınız oldu mu? Antalya’nın Döşemealtı İlçesi sınırları dahilinde bulunan Kırkgöz Han şehir merkezine yaklaşık 30-35 km uzaklıkta. Kırkgöz ismi ise aynı bölgede bulunan su kaynaklarından geliyor.
   Kırkgöz Han Selçuklu İmparatorluğu döneminde II.Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1236-1247 yılları arasında yaptırılmıştır. Bu Han 800 yıl önceki İpek Yolu’nun Antalya Limanı öncesi son durakları arasında sayılıyor.
Han'ın kışlık bölümünün iç kısmı

   Diğer hanlar ile benzerlikler göstermektedir. Ancak Aslı Er Akan ve arkadaşları tarafından yazılan “Kültür Turizmi Açısından Kırkgöz Han’ın Yeniden İşlevlendirilmesi Olanakları Üzerine Bir Çalışma” isimli makalede “Çoğu kervansarayın taşıdığı genel karakteristiklerin yanı sıra çatı örtüsü, burçlar ve avludaki kuyusuyla kendine özgü özelliklere sahiptir.” denilmektedir.
   Kaynaklar bu han için kitabelerinde “ribat” denildiğini yazıyor. Ribat ise İslam devletlerinde sınırlara askeri amaçlı yapılmış güvenli yapılar olarak ifade ediliyor. Burası savaş durumunda askerlerin kullandıkları yer olarak düşünülebilir.
    Kırkgöz Han, yaklaşık 4 yıl süren restorasyondan sonra eski haline dönerek kullanılabilir duruma gelmiş. Henüz bazı bilgilendirici levhaları eksik. Ancak küçük bir araştırma ile hemen hemen bütün bilgilerine ulaşabiliyoruz.
Han'ın avlusunda bulunan kuyu
   Günlük yaşamın yoğunluğundan sıkılanlar nefes almak için ziyaret ederlerse keyif alacaklarını düşünüyorum. Bisiklet grupları, doğa yürüyüşü seveler, tarih meraklıları hiç kaçırmasın derim. Kısa bir tur için Kırkgöz Han, Karain Mağarası ve Evdirhan’ı ziyaret ederek geçirdiğiniz günü anlamlandırabilirsiniz. Bence değer…

Kaynak: 1. Aslı Er Akan, Semra Arslan Selçuk, Fatma Zehra Çakıcı, Kültür Turizmi Açısından Kırkgöz Han’ın Yeniden İşlevlendirilmesi Olanakları Üzerine Bir Çalışma
2. www.kirkgozhan.com

29 Ağustos 2018 Çarşamba

ZEYTİNTAŞI MAĞARASINI ZİYARET EDİNİZ

    Serik’te harika bir doğal güzellik dururken, öncelikle uzak yerleri gezip görme planları yaptığımıza hayıflandım. Antalya’nın Serik İlçesi’nin merkezine yaklaşık 16 km uzaklıkta bir mağaradan bahsediyorum. Adı Zeytintaşı Mağarası…
     Hemen belirtmeliyim ki zeytine hiçbir benzerlik yok. İsmi, mağaranın girişinin üzerinde bulunan zeytin ağaçlarından geliyor. Eğer giderseniz, mağaranın içine girer girmez bugüne kadar kaçırdığınız muhteşemliğe sizler de hayıflanacaksınız.
    Bu mağara için bilim adamı Dr.Salih Ceylan “Alttan ve yanlardan geçirimsiz birimlerce kuşatılan kireçtaşları içerisinde gelişen, hidrolojik olarak askıda kalmış fosil bir mağaradır.” diyor. Salih Hoca’nın makalesinde yazdığına göre ortalama sıcaklık 23 °C, mutlak nem ise % 70.
    Evet, mağara hakkında bilgi veren görevliden öğrendiklerimizi sizlere aktarmaya çalışalım. Yıl 1997. Şimdiki mağaranın bulunduğu giriş taş ocağı için dinamitlenmeye başlanıyor. Taş ocağı için uğraşan kişi birkaç metre ilerledikten sonra gördüğü manzara karşısında çok şaşırıyor ve hemen yetkililere haber veriyor. Bu şekilde mağaranın ilk keşfi gerçekleşmiş oluyor.
    Yani bir çobanın koyun, keçi otlatırken bulduğu rivayeti doğru değil. Görevli ilk günlerden beri mağarada hizmet verdiği söylüyor. Ziyaret amacıyla ilk defa 2002 yılında açılan bu mağara çok da bilinmiyor. 
    Mağara, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olup, şuan ilgilenen kurum Serik Belediyesi. Mağaranın içerisine girmek ve bu doğal muhteşemliği görmek isterseniz, 08:30-17:30 saatleri arasında ziyaret etmeniz gerekiyor. Mesaiyi kaçırmanız durumunda görme şansınız yok.
    Mağaranın içine girerken telefon, fotoğraf makinesi ve benzeri cihazları içeri almıyorlar. Girişte bırakmak zorundasınız. İçerde yüksek sesle konuşmamalısınız, gördüğümüz güzelliklere temas etmemelisiniz. Flaş patlamasından, yüksek ses gürültüsünden içerideki yapılar olumsuz etkileniyormuş. Görevli bu konuda çok titiz davranıyor ve lütfen ziyaret edenleriniz de buna uyunuz. Bizlerden sonrasına da bu güzelliğin aktarılmasını sağlayalım. 

    Bu yasakların sebebi ise mağaranın hala oluşumunu devam ettirmesi. Gördüğünüz zaman adeta canlı bir varlık olduğunu hissedeceksiniz. Ziyaretçilerin verdiği zararlar gösterilince mutlaka kurallara uymanız gerektiğini anlayacaksınız. Birisi oluşan bir yapıyı kırmış, bir diğerinin dokunduğu yer kararmış. Tıpkı hassas bir insan tenine dokunduğunuzda kararması gibi…
    Mağarada içeriye doğru ilerledikçe muhteşem bir görüntü ile serinlik karşılıyor. Oluşan sarkıtlardan sular damlıyor. Suyun varlığı nem ve serinlik demek. Sular tıpkı bir pipet ucu gibi sarkıtların ucundan damlıyor. İnce sarkıtların içinde su var. Mağara 3 bölüm ve 2 kattan oluşuyor. Katların yüksekliği oldukça derin.

    İçerdeki oluşumların yapısını kalsiyum karbonat oluşturuyormuş. Yani kireçtaşı. Haliyle de çok kırılgan bir yapıya sahip oldukların özellikle ince kısımların dokunur dokunmaz kırılma riski var. Mağaranın 14 milyon yıllık bir mağara olduğu bilgisi verildi. Aynı zamanda her 10 yılda bir sarkıtlar 1 cm gelişebiliyormuş.  

    Sarkıtların oluşturduğu bazı şekilleri yasaklanmadan önce çekilen bazı resimlerden görebilirsiniz. Evlerde kornişlere bağlı perde şeklinden, kucağında çocuk olan bir kadın şekline, sağanda omletten deve görüntüsüne, fil başına kadar birçok şekli bizzat görme şansınız var. Peri bacaları da burada, tavana asılı avize şekli de… Birkaç metre ilerledikten sonra başınızı yukarı kaldırmanız göz kamaştırıcı güzelliği kucaklamanıza neden olacak. 
    Bu arada nasıl ulaşırım derseniz, mağaranın kapısına kadar kendi aracınızla gidebilirsiniz. Yetişkinlerin 5 TL, çocukların ise 2.5 TL vermeleri gerekiyor. 5 yaş ve altındaki çocuklar ücretsiz. 

    Nasılsa ücretini ödüyoruz diye lütfen hor davranmayınız. Bozulan hiçbir kısmın restore edilme şansı yok, çünkü canlı bir mağara, oluşmaya devam ediyor. 
    Bu arada tanınırlık arttıkça profesyonel işletmeciliğe ihtiyaç olacağı aşikar görünüyor. Daha fazla bilgili rehber, hediyelik ve benzeri alış verişler için satış yeri ihtiyacını birkaç öneri olarak sunabiliriz.

23 Nisan 2015 Perşembe

SARIHACILAR NEREDE BİLİYOR MUSUNUZ?


Restore Edilmiş Bir Ev
Sarıhacılar ismini okuyanların büyük çoğunluğu bir köy ismi olduğunu büyük oranda tahmin edebilirler. Ancak bu köy nerede ve ne durumda, hakkında kim hangi bilgileri biliyor, herhalde bu sınırlı sayıdadır.
Açıkçası ben de ziyaret edene kadar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Beni ve bir grup Keşif Ekibi üyesinin bilgilenmesini sağlayan Dernek Başkanı Hidayet Gültekin’e teşekkür ediyorum.
Yıkılmış Bir Ev
Akseki’ye bağlı bir köy olan Sarıhacılar Köyü mevcut haliyle terk edilmiş bir virane görüntüsünde. Karayoluna uzaklığı ve su sıkıntısı nedeniyle yaşayanların göç ettiği fakir eski bir yerleşim yeri. Gönüllü köy imamı ve dostumuz Hidayet Gültekin’in anlattıkları ışığında yaptığım küçük araştırma ile Sarıhacılar hakkında şu bilgileri aktarabilirim.

Tarihi İpek Yolu Sarıhacılar Köyü’nde son buluyormuş. Yani geçmişinde bir yol üzerindeyken, şimdilerde karayolundan oraya ulaşmak zor. Köyün mimari yapısı Osmanlı eserlerini andırıyor. Peki, Köy’ün kuruluşu ne kadar zaman öncesine gidiyor derseniz, yaklaşık 800 yıl. Selçuklular döneminde kurulmuş ve en eski Müslüman Türkmen köylerinden.
Köy sakinleri evlerini terk etmeye başlayınca, evler bakımsızlıktan yıkılmış. Yıkılan evleri inceleyince, eski bakkal dükkânı olarak çalıştırılan binaların kapı, pencere ve raflarını hâlâ görebilirsiniz. Evlerin bodrum kat denilen kısımları, yiyecek içeceklerin saklandığı yerler görülmeğe değer.
Su Deposu
Köyde susuzluk hat safhada olduğundan, zamanında yaşayanlar çatılardan akan yağmur sularını evlerin hemen yanında yer altında bir depoda tutmuşlar. Depodaki suyu da bir tulumba yardımıyla çekmişler.
Tarihi Osmanlı ve öncesine gittiği için Köy’ün taşınmaz hukuku konusunda bazı sorunları bulunuyormuş ve üzerinde yapılan çalışmalar devam ediyormuş. Bu Köy son yıllarda doğa tutkunlarının ve meraklıların ilgi odağı olma yolunda olsa da hâlâ yeteri kadar ilgi odağı olmuş da diyemeyiz.

Sarıhacılar Köyü, Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca, “Korunması Gerekli Kültür Varlığı” olarak tescil edilmiştir. 2007 yılında koruma altına alınan Sarıhacılar, alternatif turizm çalışmaları kapsamında bulunuyor. Tarihi İpek Yolu gezilebilir hâlâ getirilmeye çalışılıyor. Bunun yanında, turizm amaçlı yıkılmış evler ayağa kaldırılmaya çabalanıyor. İlk mimarisine bağlı kalarak restore edilen evler mutlaka görülmelidir. 

Düğmeli Ev

İbradı ve Akseki’nin meşhur düğmeli evlerini burada da görüyoruz. Yapılan restore çalışmaları düğmeli evleri muhteşem şekilde ortaya koyuyor ve bölgenin kendine has konaklarını gün yüzüne çıkarıyorlar.
Sarıhacılar’da en dikkat çekici tarihi eserlerden birisi de Osmanlılar döneminden kalan camisidir. Cami yaklaşık 650 yıllık bir geçmişe sahiptir. Restore edilmiş bu camideki tarihi kokuyu hâlâ hissedebilirsiniz. İmamı vardır. Ancak gönüllü bir imam hizmet veriyor. Camiyi bu kişi tanıtıyor. 
Sarıhacılar Camii
Sarıhacılar Camisi’nin içine girdiğinizde adeta tarih sizi karşılıyor. Sultan Reşad’ın Sancağı duvarda asılıdır. Bunun gibi hediye edilmiş birçok eski eser duvarlarda sergilenmektedir. Işıklandırmayı sağlayan lamba asansörlü bir lambadır. Ben ilk defa burada gördüm.
Camide Akustik İçin Duvar İçindeki Küplerdeki Bir Delik
Caminin bayanlara ayrılmış özel bölmesi bulunuyor. Duvarlarında Osmanlı cami mimarisinde yer alan akustik de düşünülmüş. Bunun için duvarlara küpler yerleştirilmiş. Caminin cemaati var mı derseniz, Köy’de zaten yedi (7) hane yaşıyor. Gerisini siz düşünün. Cami içerisinde Osmanlı itfaiyecilerinin kullandığı tulumba da yer alıyor.
Terk edilmiş ve yıkılmış bir köyde zamana meydan okuyan bu camide cemaat olmak, Osmanlı hatırasına da sahip çıkmak değil midir? 
 
Ramazan’da teravih kılmak için Hidayet Gültekin ve bir grup arkadaşımızla bu camiye gelmeye sözleştik. İnşallah gerçekleşir.
Eğer bu Köy’ü merak edip görmek isterseniz, restore edilmiş evlerinde konaklar içerisinde kısa da olsa bir yaz tatili yapabilirsiniz. Bu arada dağlardan toplanmış organik kekik, adaçayı ve diğer bitkileri de unutmamak gerekiyor. Ne dersiniz? Değmez mi?

2 Nisan 2015 Perşembe

DAĞLARIN YALNIZ ÇİÇEĞİ: KARDELEN

  Son aylarda hakkında en çok söz edilen konularından birisi olan Osmanlıca’ya ait bir kelimeden yola çıkarak bu yazıya başlayalım. Kelimemiz “İbrad (Abra/Ebra)”. Soğukluk anlamına gelen bu kelime, soğuk bir yerleşim bölgesi olan İbradı’ya isim olmuştur. Rakımı yaklaşık 1100 m olan İbradı tam manasıyla yayla özellikleri göstermektedir.
 
 Kışı sert ve dağları yoğun kar altında geçen bu güzide yerleşim yeri, Roma’dan Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve günümüze kadar geçen bir tarihe beşiklik etmektedir. Tarihin şahitliğini konaklarında çok rahat görebilirsiniz. Dış görünüş günümüzün ihtişamı iken, tarihin derinliklerinde de aynısını yansıttığından kimsenin kuşkusuzu olmasın. Mezarlıklarında ise kadıların yattığını mezar taşlarından anlayınca, Kadılar Şehrinde olduğunuzu algılayacaksınız. 
 
Yörük Ali Konağı
 Konakların içine görenler hemen fotoğraf makinelerine sarılırlar, gördükleri güzellikleri ölümsüzleştirmek için. Her odada mutlaka mum veya gaz lambasının ya da bazı küçük eşyaların konulduğu yerler bulunur. Bazı duvarlarda güğümler, küpler, ırbıklar yer alır.
 
  Dolanbaçlı yolların tehlikeli geçişleriyle ancak ulaşılabilen İbradı’nın sırtını dayadığı dağları, kış aylarını kar altında geçirmektedir. Beyaz gelinlik gibi dağları süsleyen bu beyaz örtü baharın ilk ayak sesleri ile erimeye yüz tutar. Mart ayı Nisan’a meyletmeye başladığında yağmur damlaları havanın ısınmasıyla erimeye başlayan karları daha hızla suya çevirir.
 
  Eriyen kar sularının ışıl ışıl salınarak yamaçlardan aşağıya akmasına şırıl şırıl su sesi eşlik eder. Bir de bu mevsimde, çiçeklerin kraliçesi kendini göstermeye başlar. Doğanın, dağların yalnız çiçeği kardelen, kar örtüsünü üzerinden atar atmaz beyaz bir çiçekle selamını çakar.
 
Karların altından çıkmayı başarmış bir kardelen bitkisi
 İbradı’nın dağlarında tevazu ile boynunu bükmüş koytakların mahzun çiçeğinin bu hali, acımasız toplayıcılardan mı kaynaklanıyor diyesi gelir görenlerin.
  Eğer günümüzün bilge amcası google’dan küçük bir araştırma ile oralara ulaştı iseniz, bu çiçeklerin “neden beni anlamıyorsunuz?” dediğini duyacaksınız. Çünkü bileceksiniz ülkemizde artık sınırlı sayıda türlerinin olduğunu. Önlem alınmazsa yakın bir gelecekte nesli tükenen bitkiler arasında yer alacağının farkında olacaksınız. Türkiye’nin kardelenlerine bir de biz göz atalım:
1-Galanthus fosteri
2-Istanbul Kardeleni (Galanthus byzantinus)
3-Karadeniz Kardeleni (Galanthus Woronowii)
4-Rize kardeleni (Galanthus Rizehensis)
Üzerinde yağmur suyu ile tevazusunu gösteren bir kardelen
 
  Kardelen çiçeklerinin asıl önemli olanı soğanlarıdır. Soğanlar doğal olarak bulunduğu dağlardan sökülerek toplayıcılardan alınmak suretiyle ihraç edilir. Bu konuda dikkatli olmak gerekiyor gerekmesine de yeterince önlem alınabiliyor mu, sorgulanması gerekiyor.
  Bilinçsiz şekilde yetiştiği yerlerden sökülerek para için ihracatçılara teslim edilen bu soğanlarla aslında var olan değerlerimizi heba ediyoruz. Galanthus elwesii ile Galanthus woronowii türleri dışındaki kardelen soğanlarının doğadan toplanması ve satılması yasaktır. Ancak dağ köylerinde bunun ayrımını yapabilmenin mümkün olmadığı bilinmelidir.
  İbradı dağlarının eteklerinde artık kardelen çiçekleri açmıyor, masumluklarına aldırmadan acımasızca toplandığı için. Artık bizim gibi tırmanmanız gerekiyor karların üzerinden yamaçlara.
Peki ne yapacağız? Doğanın yalnız çiçeğini yalnızlığına terk etmeye devam mı edeceğiz? Öncelikle İbradı’yı görmeliyiz, sonra kardelenleri, tabiki toplamadan.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

KARAİN’İN KARA TALİHİ ya da KARAİN PATİKASINDA PATİNAJ

Keşif Ekibi ile çıktığımız gezinin Döşeme Yolu’ndan sonraki durağı, Karain Mağarası’ydı. Otobüsümüze binip yola koyulduktan sonra, bugüne kadar gitme şansı bulamadığım ancak kitaplardan, televizyonlardan ya da gazetelerden adını bolca duyduğum yere gitmenin heyecanına sahiptim. Varacağımız yer turistik olduğuna göre etkileyici olmalıydı…
Dar sokaklardan geçerek Karain Mağarası ile ilgilenen görevlilerin bulunduğu binanın önüne geldik. Vakit kaybetmeden hemen tırmanmaya başladık. Çünkü mağara biraz yukarıda, dağın yamacında bulunuyordu. Tırmandıkça sanki ismi kulaktan kulağa dolaşan bir turistik merkeze değil de keçi ağılına gider gibi bir yolda ilerliyorduk (Yetkililer beni mazur görsünler, böyle hissettim).
 
Az gittik uz gittik, taşlardan zıpladık, nefes aldık, yokuş çıktık, ağacın gölgesine kendimizi attık, geriye dönüp baktık, bütün ekip basacak yer arıyordu.
Çünkü tırmanılan patika, basbayağı “KARAİN’İN KARA TALİHİ” gibiydi.
Patika boyunca, taşların arasında eskiden yapılan ahşap merdiven kalıntıları bulunuyor, ama bunlar çürümüş vaziyette ve parçalanmışlar. Mağaranın girişine doğru tırmandıkça yol zorlaştığından, durup tekrar tekrar dinleniyoruz. Yolun neden bu halde olduğu hakkında fikir yürütüyoruz...
Buraya ahşap veya metalden merdiven yapmak çok mu zor?
Yıl boyunca yüzlerce turist de aynı zahmeti çekmiyor mu?
Gençlerimize kültürel değerlere sahiplik duygusunu aşılamak için buralara davet etmiyor muyuz?
Ya ziyaretçiler ekibimizin bir değerli üyesinin başına geldiği gibi sakatlanma tehlikesi geçirirse!
Fikir yürüttüğümüz bir diğer konu ise acaba bu mağara bir yaşam yeri miydi, hayvanlar için bir barınak mı, ya da eski savaşçıların sığınma yeri mi?
Gazeteci dostumuz Hidayet Gültekin burası hakkında bizlere daha önceden edindiği bazı bilgileri aktarıyor, buranın bir yaşam yeri olduğundan bahsediyordu. Bunun üzerine durup Döşemealtı Ovası’na bakıyoruz. Acaba yaşayanlar hangi döneme ait insanlardı diye düşünüyorum. Kazı çalışmalarında fil kemikleri bulunduğu söyleniyor ama filin burada ne işi var diye sormadan da edemedik?
Başka bir arkadaşımız, “Bu ovada önceden deniz varmış.” dedi. Acaba bu doğru muydu? Acaba sadece göl mü vardı?
Bu arada Döşemealtı Ovası’na bakarken yeşil doku içimi serinletiyordu. Aynı anda Belediye Başkanı’nın tarım alanlarının imarına karşıyım sözleri, kulaklarımda çınlıyor. İnşallah…
 
Benzer birçok soru düşüncelerimizde gelip gidiyordu. En sonunda nefes nefese mağaranın girişine ulaşıyoruz. Sıcağın yakıcı etkisinden kurtulmak için kendimizi hemen mağaranın içine atıyoruz.
Evet, içerisi ışıklandırılmış ancak Karain ismine yakışır bir halde. Doğanın belirlediği şekle girmiş kayalar. Kalın bir örtünün olduğu belli tabanda. Acaba kaç metre kalınlıkta? Kayaların şekilleri ise ilginç? Yoğun bir nem var…
İçeride bir süre kaldıktan sonra dışarıya çıktık. Çıkarken hemen giriş kısmında kazı yapılan bir yeri gördük, ama henüz bu yılki kazı çalışmaları başlamadığından kazı alanı örtülüydü. Yapılan kazılarda acaba neler bulundu? Gördüğümüz haliyle sıradan dağın yamacın bir oyuk? Sadece bu oyuk mu bu kadar ilgi çekiyor, olamaz, mümkün değil, başka bir değeri olmalı…
Sonra dışarıya çıktık, aşağıda gördüğünüz levhadan başka bilgilendirici bir şey bulunmuyor. Doyurucu bir bilgiye henüz ulaşamamıştık. Kendi aramızdaki mırıldanmaları bize mihmandarlık yapan kişiye ilettik. Dolayısıyla yetkililerden, kazı çalışmaları sonucundan çıkarılanların, mağaraya tırmanmaya başlanılan yerdeki küçük bir binada küçük bir müzede daha önceden sergilendiğini öğrendik. Ama eskiden…
Görmek istedik, ancak Antalya Müzesi’ne aktarıldığını söylediler. Mağara hakkında edindiğim bilgiler, buraya kadar benim için tatmin edici değildi. Görevlilerden birisi kazı çalışmalarını yapan Prof.Dr. Prof. Dr. Harun Taşkıran’ın geldiğini söyledi. Hemen hocanın bilgisine başvurmak üzere yanına gittik. Öğrendik ki:
Karain Türkiye’nin en eski iskân yerlerinden birisi. Sanmayın Türkiye olarak. Paleolitik Çağ döneminden bahsediliyor. Burada mağaranın özelliklerinden, bulunanlardan bahsetmek yerine kısaca şunu ifade edebilirim: Karain Mağarası, Anadolu Paleolitik Çağ kronolojisinin oluşturulmasında tek merkez olmasının yanı sıra, ele geçen yontma taş kültürleri, fauna, flora, fosil insan kalıntıları, fil gibi hayvan kemikleri Anadolu’nun bir dönemki durumuna ışık tutmaktadır.
Hocamız diyor ki bu bölge buzul çağı sonrasındaki bir dönemi yaşamıştır. Ta o zamanın işaretlerini, belirtilerini buluyoruz mağara tabanından diyor. Ova o dönemlerde zaman zaman su ile dolarmış. Filler yaşarmış, o dönem insanları fillerle beslenirmiş. Fil kemikleri bunu gösteriyormuş. Hâlbuki günümüzde bu bölgede fil yaşaması mümkün değil. Öğrendiklerimiz düşüncelerimizi kemiren soruların cevaplarıydı. Hocamız aydınlattı aydınlatmasına da bizler bir kere daha anladık, değerlerimizi hor görmeyi sevdiğimizi…
 
KARAİN GEZİSİNİN BENİM PENCEREMDEN MESAJLARI İSE ŞUNLAR OLSUN:
 
Kısaca belirttiğim Karain ile ilgili bilgilerin detaylı şeklini öğrenmiş rehberler lazım Karain’e.
Mağaraya çıkılan yol merdivenli hale getirilmeli, hatta bir kenarında çıkarken tutunulacak korkuluklar yapılmalı. Bu tırmanma patikasının yapılması öğrencilerin çıkışını, yaşlı ziyaretçilerin ziyaretlerine çok yardımcı olacaktır.
Daha önce var olan müze mutlaka geri kazandırılmalı, bu ziyaretçilerin bilgilenmesi açısından çok önemlidir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Karain’in Kara Talihini düzeltmek için büyük görev düşüyor. Öncelikle Bakan’ın gelip bu yoldan tırmanması gerekiyor.
Bu arada Karain mağarasının bulunduğu kısmın hazine, maliye adına ne derseniz deyin, bence hangi kuruma bağlı olduğu çok önemli değil. Önemli olan var olan bir kültür zenginliğimizi ülkemize kazandırmaktır. Buradan para kazanabilmektir.
Turizm otel paketinden oluşan turizmin dışına çıkarılmalıdır. Kültür turizminin kalitesini görebilmeliyiz…

9 Temmuz 2013 Salı

HAN’A VARDIM YOL YOK…


Bir Antalya sabahında, coşkulu bir grupla yolculuk hazırlığı yapılırken, gücünüz takâtiniz ve keşfetmenin heyecanı erken kaybedilmesin diye kahvaltıyla başlamak en güzeli. İnci Börek Salonu’nda nefis demlenmiş çay eşliğinde, serpme kıymalı ya da peynirli veya da patatesli börekler bence on numara…
Sonrasında hoş sohbetler eşliğinde çıkılan keşfin varılacağı nokta elbette önemli. Belki çok uzağa değil, ama el değmemiş bir yöreye ulaşılacağı ekibin önceki ziyaretlerinden kesin. Keşif Ekibi bu kez yönünü Döşemealtı’na çevirmiş bir kere…
Sıcak asfaltlar ile donatılmış Döşemealtı İlçesi’nin değişmiş çehresine şahit olmak, keyif verici. Yeşillenmiş, güzelleşmiş, estetik kazanmış sokaklarından geçip keşif adresine doğru yol alırken, sıcak asfaltın hiç bitmeden devam etmesi sevindiriciydi. Ancak bu sevinç bir noktaya kadar sürdü.
Şehrin yerleşim alanlarının dışına doğru çıkıldıkça, patika bir yolda bulduk kendimizi. İçinde bulunduğumuz araç sağa sola, öne arkaya yolun çukurluklarından dolayı sallanmaya başlamıştı. İyice daralan patika, artık aracımıza gelme diyordu. İndik, ve tabanvaylarımız üzerinde yola koyulduk.
Tabii bu arada Antalya’nın nemsiz ender günlerinden birindeydik ve berrak güneş ışınları bizleri ısıtıp terletmeye başlamıştı. Sonra uzakta taş yığınlarının toprak üzerinde dikildiğini gördük. Ekip lideri o gördüğünüz taş yığını SELÇUKLULARDAN kalma bir HAN dedi. O anda düşünce ırmaklarımdan “HAN’A VARDIM YOL YOK” sözlerinin aktığını hissettim. Bu durum bence üzücüydü.
Bir Selçuklu Hanı içinde elektrik direği
Bu sırada “Buraya gelme sebebimiz de bu değil miydi? Yeni yerleri keşfetmenin yanında, bakımsızlıklarına çare olmaya vesile olmayacak mıydık?”
Yıkılmış duvarlar üzerindeki bazı izleri incelemeye çalıştık, kendimizce. Ancak, tarihin ve dolayısıyla insanoğlunun ağır yüküne meydan okuyan, geri kalmış, aslında dört duvar olan burası, bakımsız…
Han’ın ortasına elektrik direğinin dikilmesi, yıkılan taşların yerinde olmayıp muhtemelen bir traktör römorkunda taşınıp götürülmüş olması unutulmuşluğun ispatı. Sonra tarihi Antik Döşeme Yolu’nu görebilmek için yol alıyoruz.  
Gide gide yıkılmış bir binaya rastlıyoruz. O da bakımsızlık içinde. Ve hatta kapıdan içeriye girdiğimizde, aslında odalardan oluştuğunu anlıyoruz da içerdeki mezbelelik görüntüsü üzüyor bizi. Ve hatta tarihi eser kaçakçısı mı diyelim, hazine avcısı mı diyelim bilemiyorum, ama bana göre “tarih katillerinin” yaptıkları kazılara şahit oluyoruz.
 
Atalar boşuna dememiş, bakarsan bağ olur bakmazsan da harabelik…
Sonra bir anda, intizamla dizilmiş ve hâlâ tarihin karanlık geleceğine yelken açan “Döşeme Yola” geliyoruz. Bu yol ki boylu boyunca vadinin içinde başka bir şehre götürüyor belli. Bugünkü tarzda adı modern olan beton yığınlı bir şehre değil, tabii ki de antik bir şehre…
 
Bu bölgenin tarihine baktığımızda kim bilir hangi krallar, askerler bu yoldan geçti diye düşünmeden edilemiyor. Bir kaynakta bu yol hakkında şunlar yazıyor:
Antalya İli Döşemealtı İlçesi’ne bağlı Kovanlık Köyü’nün 2.5-3 km. kuzeydoğusunda, ovanın bitip Toros Dağları’nın ilk yükseltilerinin başladığı, Roma Dönemine ait Romalılar tarafından döşeme taşlarla yapılan 2.5-3 m genişliği olan bir yoldur. Antik Dönemde yapılmış kalıntıların içinden geçerek Döşeme Boğazı adı verilen Boğazı aşarak şimdiki Dağ Nahiyesi yakınlarına ulaşır. Antik Dönemlerde Pamfilya Bölgesi ile Pisidia Bölgesini birbirine bağlayan yol olarak kullanılmıştır. Bu döşeme taşlarla yapılan yolun altında kalan köylere yöre halkı tarafından   Döşeme’nin altında kalan köyler denmiş ve zaman içerisinde bugünkü ismi olan “Döşemealtı” ismine dönüşmüştür. Halen yöre halkı tarafından yaya yolu olarak kullanılmakta ve Döşeme Boğazı olarak bilinmektedir.
        Ekip liderimizden öğreniyoruz ki bu bölgede daha birçok han varmış. Kırkgöz Han, Evdir Han…
       Burası geçiş güzergâhı olduğuna göre hanlar diyarı olması normal elbette. Normal olmayan bakımsızlık…
       Sayın Döşemealtı Belediye Başkanı, Sayın Antalya Kültür Turizm Müdürlüğü, Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, Sayın Valiliğimiz, Sayın Kültür ve Turizm Bakanlığımız buraya bir el atmaya ne dersiniz. Bence kimse benim sorumluluğunda değil, ne yapabiliriz demesin. Ve bence önce gelin ve bizim gibi “Han’a Vardım Yol Yok deyiniz.” Gerisinin geleceğinden eminim…
        Türkiye, toprak üstü ve toprak altında bulunan doğal zenginliklerinin yanında, kimisi toprak üstünde zamana meydan okuyan, kimisi de meydan okuyamayan toprak altıında kalmak zorunda kalan kültür zenginliklerimiz açısından çok zengin.
         Bu zenginlikleri insanlığa kazandırmak bence güzel. Asıl güzel olan da bu zenginliklerin sağlayacağı gelir. Emin olun sahip çıkılmış tarih, kaliteli turizm demektir... Bu da kaliteli para demek….
         Akademisyen, gazeteci, Sivil Toplum Kuruluşu, Belediye Başkanı, Öğrenci, velhasıl kelam, çok farklı meslek gruplarından oluşan, sayısı değişse de hedefleri hiç değişmeyen Keşif Ekibi iyi ki varsın… 

Kaynak: http://www.antalyakulturturizm.gov.tr/dosya/1-246461/h/65-dundenbuguneantalya-1cilt-dosemealti.pdf